Advert
Advert
Bu haber 04 Ocak 2019 18:34:13 Tarihinde eklenmiştir. 368 Defa Okundu.

Câbir Bin Abdullah Bin Amr Bin Haram

İslâm tarihin’de, Câbir bin Abdullah, adıyla anılan dört tane sahabi vardır. Bunlar;1-Câbir bin Abdullah, ona İbn-i Ubeyd bin Câbir el-Abdi’de denilir 2-Câbir bin Abdullah er-Rasibi 3-Câbir bin Abdullah bin Riab es-Sülemi 4-Câbir bin Abdullah bin Amr bin Haram. Bu son iki sahabi de Beni Seleme’den olub, bazı eserlerde bu ikisi birbirleriyle karıştırılmaktadır.

Câbir Bin Abdullah Bin Amr Bin Haram

Câbir Bin Abdullah Bin Amr Bin Haram Kimdir?


 Baba Adı : Abdullah bin Amr bin Haram.
 Anne Adı : Enise, Üneyse, veya Nüseybe bint-i Ukbe bin Adiy bin Sinân bin Nabi bin Zeyd bin Haram bin Kâ’b bin Ğanm.
 Doğum Tarihi ve Yeri : Takriben Miladi 601 veya 607 yıllarında Medine’de dünyaya geldi.
 Ölüm Tarihi ve Yeri : Hicretin 74-78. Miladi 694-97 yıllarında 94 yaşlarında Medine’de vefat etti. Kabri, Medine’de, Cennetü’l-Bâki’de dir.
 Fiziki Yapısı : Yakışıklı ve güzel, ağaran saçlarını daima kına ile boyardı. Hayatının sonuna doğru gözlerini kaybetmişti.
 Eşleri : 1-Süheyme bint-i Mes’ûd 2-Ümmü’l-Hâris bint-i Muhammed bin Mesleme, ayrıca Ümmü veledleri vardı.
 Oğulları : Abdurrahman, Akil, Muhammed, Abdullah.
 Kızları : Meymune, Ümmü Habib, Humeyda,
 Gavzeler : Bedir ve Uhud dışında Resûlullâh (s.a.v) ile ondokuz sefere katıldı..
 Muhacir mi Ensar mı : 2. Akabe bey’atına katılmış Ensâr’dan dır.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı : 1540 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti : Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu : Câbir bin Abdullah bin Amr bin Haram bin Kâ’b bin Ğanm bin Kâ’b bin Seleme el-Ensâri es-Selemi’dir.
 Lakap ve Künyesi : Ebû Abdullah, veya Ebû Abdurrahman
 Kimlerle Akraba idi : Uhud Şehidi Abdullah bin Amr bin Haram, onun babası olurdu.
 

Câbir Bin Abdullah Bin Amr Bin Haram Hayatı



İslâm tarihin’de, Câbir bin Abdullah, adıyla anılan dört tane sahabi vardır. Bunlar;1-Câbir bin Abdullah, ona İbn-i Ubeyd bin Câbir el-Abdi’de denilir 2-Câbir bin Abdullah er-Rasibi 3-Câbir bin Abdullah bin Riab es-Sülemi 4-Câbir bin Abdullah bin Amr bin Haram. Bu son iki sahabi de Beni Seleme’den olub, bazı eserlerde bu ikisi birbirleriyle karıştırılmaktadır. Bunlardan biri, Câbir bin Abdullah bin Riab es-Sülemi dir. Aşağıda belir-teceğimiz gibi, her iki Câbir bin Abdullah’da, Aynı kabileden olub Akabe bey’atı’na katılmışlardır.
Yalnız Câbir bin Abdullah bin Riab, Bedir ve Uhud Ğazveleri’ne katılmıştır. Câbir bin Abdullah bin Amr bin Haram (r.a) ise, bu ğazvelere katılamamıştır. Bu, ğazveler hakkında rivayet edilen bu hadis-i şeriflerin birçoğu genellikle Câbir bin Abdullah, bin Riab’dan nakledilmektedir.
Bizim burada anlatmaya çalışacağımız ise; Câbir bin Abdullah bin Amr bin Haram olub, Akabe Bey’atı’nda bulunmasına rağmen, yedi tane kız kardeşi olduğu için, Bedir ve Uhud Ğazveleri’ne babası Abdullah bin Amr, bin Haram, kendisi iştirak ettiği için oğlunu Medine’de kalması için ikna etmiştir. Babası, Uhud’da Şehid olmuş, hakkında âyet inen Abdullah bin Amr, bin Haram’ın, oğlu, Medineli Ensâr’dan olan meşhur muahaddis sahabe Câbir bin Abdullah, bin Amr, bin Haram’dir,
Câbir bin Abdullah (r.a), Uhud şehidi Abdullah bin Amr, bin Haram- ın oğludur. Annesi ise: Resûlullâh’a İkinci Akabe bey’atinde bey’at eden kadın sahabi, Enise, Üneyse, veya Nüseybe bint-i Ukbe bin Adiy bin Sinân bin Nabi bin Zeyd bin Haram bin Kâ’b bin Ğanm’dir. Takriben, Miladi 601 veya 607 yıllarında Medine’de doğdu. Hicri 74-78 Miladi 694-97 yıllarında Medine’de akabe biatları’nda bulunmuş Medineli Ensâri sahabelerden en son vefat eden kişidir. Künyesi:Ebû Abdullah veya, Ebû Abdurrahman’dır.
Câbir bin Abdullah’ın yedi tane kız kardeşi vardı. Erkek kardeşi yoktu. Câbir’in babası Abdullah bin Amr’la, Annesi Nüseybe hatun ikinci Akabe bey’atı’nda İslâmiyeti kabul ettiler. Resûlullâh (s.a.v), babasını Beni Haram âilesine lider tain etti. Bu sıralarda Câbir (r.a), henüz genç yaşlardaydı. Câbir (r.a)’ın âilesi, Medine’nin Hûrre taraflarında ki, bugün Mescid’i Kıbleteyn’in bululunduğu Beni Selime yurdunda otururlardı. Bu, bölgede Atalarıda otururlardı. Ataları’nın mezarlıkları’da buradaydı.
Câbir (r.a), Bedir ve Uhud Savaşları’na yaşının küçük oluşundan dolayı katılamamıştır denilirse de şöyle bir gerçek vardır. Câbir (r.a), Miladi 601 veya 607 yılında doğduğuna göre bu savaşlar Miladi 624-625 yıllarında olduğuna göre; 624-607=17 veya 23 yaşlarında ederdi ki, o gün on beş yaş ve üzerindekiler bu savaşlara iştirak etmişlerdir. Doğrusu şöyle olsa gerek; babası Abdullah’ın, Bedir ve Uhud Savaşları’na kendisinin bizzat katılmasından dolayı bir evden iki erkeğin birden savaşa katılmasını uyğun görmemesidır? Zira; babası Abdullah bin Amr’ın korunmaya muhtaç altı veya yedi tane kız çocukları vardı. Bu kızlarına bakacak ve onları koruyacak hiç kimsesi yoktu! Bunu teyid eden rivayet ise şöyledir.
Babası Abdullah bin Âmr, bin Haram oğlu Câbir’e:
Eğer, durum böyle olmasaydı! Oğlumun gözümün önünde şehid olma-sını isterdim demiştir.
Câbir (r.a)’ın kız kardeşlerinden en meşhur olanı Muhaddis, Ümmü Mabed’dir.
Câbir bin Abdullah (r.a) der ki:
Babam Abdullah bin Amr bin Haram (r.a), Uhud Savaşı’nda şehid oldu. Kız kardeşlerim bana bir deve vererek:
Git, babamızı bu devenin üzerinde taşı’da, onu Seleme Oğullarının kabristanlığına getirib göm dediler.
Bende, deveyi alarak harb meydanına gittim yanımda birkaç adamda vardı. Resûlullâh (s.a.v), benim babamı Uhud’dan alıb aile kabristanlığına götürmek istediğimi haber alınca beni huzurlarına çağırdı. Ve, şöyle dedi:
Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Kibriyâ’ya kâsem ederim ki, Abdullah bin Amr’da ancak arkadaşları gibi birlikte gömülecektir
Resûlullâh (s.a.v)’ın bu sözü üzerine bende babamı taşımaktan vaz geçtim ve onu diğer Uhud şehidleri ile birlikte gömdüm der.

 

Uhud Savaş’ından sonra


Uhud Savaş’ından sonra Medine’de bulunanlar, Uhud’a gelmişlerdi. Herkes, Uhud’da şehid olan yakınlarını arıyordu. Câbir (r.a)’de gelmişti. Babasının cesediyle karşılaşmasını şöyle anlatır
Uhud günü, babam, yüzü örtülü olarak getirilmişti. Üzerindeki örtüyü kaldırdım. Müşrikler burnunu ve kulağını kesmişler ve onu tanın-maz bir hâle sokmuşlardı. Kendimi tutamayarak ağladım. O sırada hâlam Fâtıma’da oraya geldi. Feryâd edib ağlamaya başladı. Onu teselli etmek için, Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu:
Ne diye ağlıyorsun? O, şehid, kaldırılıncaya kadar melekler onu kanatlarıyla gölgelendirmekten geri durmadılar
Daha sonra, Resûlullâh (s.a.v), Abdullah bin Amr bin Haram’ın Amr bin Cemuh (r.a) ile birlikte defnedilmesini emretti:
Bunlar, hayatta iken birbirlerini seven en iyi iki dosttu buyurdu. Zira, onlar biribiriyle karşılıklı kayın ve enişte de olurlardı.
Resûlullâh (s.a.v), Câbir bin Abdullah’ı mahzun görmüştü:
Yâ Câbir! Sana ne oldu? Seni Üzgün ve kalbi kırık görüyorum
 Yâ Resûlallâh! Babam şehid oldu, geride kalabalık bir âile ile bir hayli borç bıraktı dedi.
Bunun üzerine Resûlullâh (s.av), şu müjdeyi verdi.
Baban, şehid olunca, Allâh, onu diriltib huzuruna aldı, ve, sordu:
Ey kulum! Dile benden, dilediğini, sana ihsan edeyim
Baban da:
Yâ Rabbî! Ben, Sana, hakkıyla kulluk edemedim. Beni dünyaya geri göndermeni, Resûlü’nün yanında savaşıb senin uğrunda bir kere daha şehid olmayı dilerim dedi.
Allâh Âzze ve Cell’de:
Ben, şehidlerin geri dönmeyeceklerine hükmettim buyurdular.
Sonra baban:
Öyleyse, yâ Rabbî! Bunu geride kalanlara ulaştır deyince
Cenab-ı Hak, şu Âyet-i Kerime’leri vahy etti:
Allâh yolunda öldürülünleri ölüler sanma! Onlar, Rablerinin katında hayat sahibidirler ve, O’nun nimetleriyle rızıklanırlar
Onlar, Yüce Allâh'ın kereminden bağışladığı nimetlerle sevinç içindedirler. Arkada kalan ve henüz kendilerine katılamamış olan kardeşlerinin âhiretteki hallerini görüb sevinirler ve bilirler ki, onlar üzerine hiçbir korku olmayacak ve onlar hiçbir üzüntüye uğrama-yacaklardır
O şehidler, Allâh'dan kendilerine erişen büyük bir nimetle, pek ziyade bir mükâfatla ve Müminlerin mükâfatını Allâh'ın zayi etmediğini görmekle sevinirler
Bu müjdeli haberi duyan, Câbir (r.a)’in sevincine diyecek yoktu.
Aradan kırk altı yıl geçmişti. Abdullah bin Amr bin Haram’ın kabri sel sularının akıntı yerindeydi. Akan sular toprağı iyice oyunca şehidlerin kabirleri açılmıştı. Başka tarafa nakledilmeleri gerekti. Mezarları açtılar, şehidler sanki yeni vefat etmiş gibiydiler. Cesetleri, hiç değişmemiş ve bozulmamıştı. Kabir açılır açılmaz, misk gibi bir koku yayıldı. Uyur gibi idiler, Abdullah bin Amr bin Haram, yaralandığı zaman, elini yarasının üzerine koymuştu. Mezar açılıb, eli yarasının üzerinden alınmak ve uzat-ılmak istenince yarası kanamaya başladı. Sonunda eli olduğu gibi bırakıl-dı. Derhal o kanama da durdu.



Resûlullâh, ve sahâbeler Medine’ye dönmüşleri:



Uhud Savaşı’ndan hemen sonra, Resûlullâh, ve sahâbeler Medine’ye dönmüştüler. Resûlullâh, o gece endişeliydi düşmanın aniden geri dönüb Medine’ye baskın yapmasından endişe duyuyordu. Ertesi gün Pazar dı, ve Resûlullâh (s.a.v)’ın münadisi Bilâl’in sesi duyuldu.
Resûlullâh (s.a.v), düşmanınızı takib etmenizi size emrediyor! Dün Uhud’da bizimle birlikte çarpışmada bulunmuyanlar gelmiyecek! Ancak, çarpışmada bulunanlar gelecekler!”diye seslendi.
Câbir bin Abdullah (r.a), Resûlullâh’a gelerek:
Yâ Resûlallâh! Bir münadi, Uhud’da dün bizimle birlikte çarpış-mada bulunmuyanların düşman takibine çıkamıyacağını bildirdi. Halbuki, ben, bu sefere katılmayı çok istiyordum, babam, beni, yedi kız kardeşimden dolayı Uhud Seferi’nden alı koymuş:
Oğulcuğum! Ne benim, ne de senin, şu kızları bırakabileceğimiz bir erkek yakınımız yok. Yoksa, Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte cihada çıkmada kendimi sana tercih etmezdim. Gel, sen, kız kardeşlerinin yanında onları görüb gözetmek için kal demişti.
Bende, onlardan dolayı Uhud Savaşı’ndan geri kaldım. Bu sefer bana müsaade buyurunuz sizinle geleyim deyince, Resûlullâh (s.a.v) ona müsaade etti. Başkasına müsaade etmedi. Ve, Câbir (r.a), hayatında ilk defa Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte Hamraü’l-Esed Seferine katıldı.
Câbir (r.a) der ki:
Hamraü’l-Esed Seferi’nde bütün erzakımız, Sa’d bin Ubade’nin otuz deveye yüklediği hurma yükünden ibaretti. Pazartesi ve Salı günü birer tane deve kestiler. Resûlullâh (s.a.v), gündüzün ortalarında odun toplamalarını Müslümanlara emretti. Gece olunca, ateşler yakmamız emr-edildi. Bunun üzerine herkes birer ateş yaktı. O gecelerde, beşyüz ateş yakmakta idik. Yaktığımız ateşlerin ışıkları en uzak yerlerden dahi görülmekte idi. Orduğahımızın ve ateşlerimizin ünü, her tarafa gitti. Nihayet, Allâh, düşmanlarımızın bize karşı taşıdıkları hırs, kin ve kötü emelleri bununla söndürüb giderdi
Herkesin birer ateş yakmasına bakılırsa, ordunun sayısı 500 kişi idi demektir.
Ensâr’dan Câbir (r.a)’ın babası Abdullah bin Amr bin Haram, Uhud günü savaşırken şehid düşmüş, altı kız çocuğunu yetim ve bir hayli borç bırakmıştı. Abdullah bin Amr, bin Haram’ın, içinde çeşitli hurma ağaçları bulunan iki tane bahçesi bulunmakla beraber, bunların, mahsulu bıraktığı borçları karşılayacak derecede değildi. Kendisinin Yahudilerden yalnız birisine otuz vesk (deve yükü) hurma borcu vardı. Hurma mevsimi gelin-ce alacaklılar alacaklarını ısrarla istemeye, ve, Câbir (r.a)’nı sıkıştırmaya başladılar. Bunun üzerine Câbir (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’e gelerek:
Yâ Resûlallâh! Biliyorsun ki, babam Abdullah, Uhud günü Şehid düştü bana da bir çok borç bıraktı. Alacaklılara hurma bahçesinin bütün mahsulunü vermeyi teklif ettiğim halde kabul etmediler dedi, bu hususta Resûlullâh (s.a.v)’den yardımcı olmasını istedi. Resûlullâh (s.a.v)’de:
Abdullah bin Amr’ın borçlarına karşılık, hurma bahçesinin iyi ve güzel bütün mahsulunü almanızı, ve kalan borçlarını silmenizi yeniden sizlere teklif ediyorum dediyse de alacaklılar buna yanaşmadılar.
Alacaklılar, tüm borçlarının iyi cins hurmadan verilmesini istediler. Ve, bunda çok direndiler. Resûlullâh (s.a.v)’de onlara:
Öyleyse, alacağınızın bir kısımını bu yıl ki, mahsulden, kalanı nı, gelecek yıl alınız diye teklifte bulundu. bu teklifi de, kabul etmediler.
Resûlullâh (s.a.v), Câbir bin Abdullah’a:
Ben, yarın kuşluk vakti yanına gelirim buyurdular.
Ertesi gün Ebû Bekr, ve Ömer (r.a) ile birlikte Câbir (r.a)’in hurma bahçesine gittiler. Cabir (r.a) onlara:
Merhaba!”diyerek Resûlullâh (s.a.v) ve arkadaşlarını karşıladı.
Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdular.:
Yâ Câbir! Haydi, bizleri, şu hurma bahçende bir gezdir dolaştır
Cabir (r.a)’da:
Olur dedi.
Câbir bin Abdullah (r.a)’ın hurma bahçesini hep birlikte dolaşmaya başladılar. Câbir (r.a), içi hurma lifinden doldurulmuş yüzü kıldan dokun-muş bir yastık getirib Resûlullâh (s.a.v)’ın altına buyur etti. Sonra, ortaya yeni kestikleri keçinin etinden pişirilmiş et yemeği ile yaş ve kuru hurma getirildi. Resûlullâh (s.a.v) ve, arkadaşları ondan yediler. Câbir (r.a), edeb ve saygısından ötürü sofraya onlarla birlikte oturamadı. Tam bahçeden ayrılacakları sırada Câbir (r.a)’ın hanımı:
Yâ Resûlallâh! Siz den dua bekleriz deyince,
Resûlullâh (s.a.v):
Evet, Allâh size mübarek kılsın diyerek dua ettiler.
Câbir bin Abdullah’a da, buyurdular ki:
Git, hurmanı toplayıb tasnif et! İyi cins, Acve hurmasını, bir boy, Orta cins, Zeyd’i hurmayı da, bir boy, yaptıktan sonra bana haber ver
Câbir (r.a), hurmaları topladıktan sonra boy, boy, ayırıb Resûlullâh’a haber verdi. Resûlullâh (s.a.v)’de kalkıb hurma bahçesine gitti. Câbir (r.a) aynı zamanda alacaklılarına’da, haber salmıştı. Onlarda, merkebleri ve çuvallarıyla geldiler. Câbir (r.a), başka bir yerden iyi cins hurma satın alıb babasının borcunu alacaklılara ödemeyi bile göze almıştı.
Alacaklılar, Resûlullâh (s.a.v)’ı görünce isteklerinde daha ısrar edib tekrarladılar. Resûlullâh (s.a.v), hurma bahçesindeki hurma öbeklerinden en büyüğünün çevresinde üç kere dolaştıktan sonra oturdu.
Câbir bin Abdullah (r.a)’a:
Şu alacaklıları yanıma çağır buyurdular.
Alacaklılar gelince, onlara alacaklarına karşılık hurma yığınından ölçülüb verilmeye başlandı. Nihayet borçlar tamamıyla ödendi.
Câbir (r.a) der ki:
Yüce Allâh, yeter ki babam’ın borcunu ödesinde, vallâhi ben, kız kardeşlerimin yanına bir tek hurma ile olsa dönüb gitmeye bile razı idim Halbuki Resûlullâh (s.a.v) ondan bütün alacaklılara hurma verdiği halde bir hurma bile eksilmediğini görür gibi idim
Hurma bahçesinin en küçüğünün mahsulu bütün borçları ödemeye kafi gelmişti borçlar ödenmiş sonra Câbir (r.a)’a onyedi vesk, yani onyedi deve yükü hurma kalmıştı. Câbir (r.a) ikindi namazında buluşub, durumu Resûlullâh (s.a.v)’e arz edince, Resûlullâh,(s.a.v)’de:
Allâh’ım Sana Hamdolsun!”diyerek, Yüce Allâh’a Hamd-u Sena da bulundular ve:
Ey Câbir! Sen, bu haberi Ömer’e de ulaştır deyince, Câbir (r.a), Hz.Ömer’e gidib haber verince, Hz.Ömer:
Ben, zaten Resûlullâh (s.a.v)’ın hurma bahçesini gezib dolaştığı zaman, mahsulun bereketleneceğini anlamıştım dedi. ve, o da, Allâh’a Hamd-ü Senalar da bulundu.
Başka bir rivâyette ise:
Câbir (r.a), gelib de bereket durumunu Resûlullâh (s.a.v)’e haber verirken, Hz.Ömer (r.a)’da oradaydı. Resûlullâh (s.a.v ) Ömer’e dönerek:
Ne söylüyor dinle yâ Ömer
Hz.Ömer’de, Allâh’ın bereketini kasd ederek dedi ki:
Yâ Resûlallâh! Biz biliyoruz, vallâhi, Sen, Allâh’ın Resulusun!
 

Zatürrika Seferi:



Hicri 4. yılın Rebiü’l-Ahir ayında meydana gelen bu seferin sebebi: Resûlullâh (s.a.v), Hicretin 4. yılında Nadir Oğulları Ğazvesi’nden geri döndükten sonra Rebiü’l-Ahir ayı ile Cümade’l-Evvel ayından bir kısmını Medine’de oturarak geçirdi. O sıralarda davar sahibi bir adam Medine’ye davar satmak için gelmişti. Bu adam, Enmar ve Sa’lebe Oğulları kabile-lerinin Müslümanlar ile, çarpışmak için bir araya toplanmış olduklarını Resûlullâh ve sahâbelerine haber verdi. Resûlullâh, yerine Hz.Osman’ı vekil olarak bırakıb, 400 veya 700 kişilik bir kuvvetle Necd bölgesine, Medine’ye iki günlük mesafede bulunan Zatürrika’ya doğru yola çıktılar.
Câbir bin Abdullah (r.a) der ki:
Zatürrika seferi, çok şaşılacak hadiseler seferi olmuştu. Bu seferde Ulbe bin Zeydü’l-Hârisi üç tane devekuşu yumurtası bulub, Resûlullâh’a gelerek şöyle dedi:
Yâ Resûlallâh! Bu, yumurtaları deve kuşu yuvasında buldum
Resûlullâh (s.a.v) de bana:
Yâ Câbir! Bunları al pişir buyurdular.
Bir kabın içinde onu pişirib getirdim. Ekmek aradım, bulamadım. Resûlullâh ile ashâbı ondan ekmeksiz olarak doyuncaya kadar yediler. Kabda olan yemek yine olduğu gibi kalmıştı. Sonra bu yumurtadan bütün mücahidler yediler. Onların sayısı 400 veya 700 kişiydiler
Câbir (r.a) bin Abdullah der ki:
Resûlullâh ile bir arada bulunduğumuz sırada, Ashâbdan bir zat, bir kuşun yavrusunu bulub getirmişti. Resûlullâh, ona bakarken, yavrunun anasıyla babası veya onlardan birisi gelib yavrusunu tutan ellerin için kendisini atıverdi. Müslümanlar, bunu görünce, şaşakaldılar.
Resûlullâh (s.a.v):
Siz, yavrusunu tuttuğunuz şu kuşun, yavrusu için, kendisini avcun-uza atmasına hayret mi ediyorsunuz? Vallâhi, yüce Rabbınızın, size olan rahmet ve esirgemesi, şu kuşun, yavrusuna olan şefkatinden çok daha fazladır!”buyurdular.
Câbir bin Abdullah (r.a) der ki
Zatürrika Ğazvesi’nden dönüyorduk. Harre’den inmekte olduğumuz sırada, bir deve koşarak gelib Resûlullâh (s.a.v)’ın önüne çöktü boynunu ona doğru uzattı. Resulullâh (s.a.v) bize:
Bu deve, ne söylüyor, biliyor musunuz? Bu deve, sahibinin zulm-ünden bana şikayet ediyor: Kendisini, yıllardan beri çalıştırıb dururken, şimdi boğazlanmak istendiğini söylüyor! Yâ Câbir! Git, şu devenin sahibini bana bulub getir Sahibi kim dir? Yâ Resûlallâh! Ben, bilmiyorum ki dedim.
Resûlullâh (s.a.v):
Deve, seni sahibine götürür buyurdular.
Deve, acele önüme düşüb sahibine kadar beni götürdü! Orada durdu bende devenin sahibini alıb Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına kadar getirdim
Resûlullâh (s.a.v) deve hakkında onunla konuştu. Olay, aynen deve- nin dediği gibi çıktı!”
Câbir bin Abdulah (r.a) der ki:
Resûlullâh (s.a.v) ile, Nahl mevkiindeki Zatürrika’ Ğazvesi’ne git-miştim. Dönüşte zayıf ve arık devemin üzerinde bulunuyordum. Deve yoruldu. Kafileden geri kaldım. Resûlullâh (s.a.v) gelib bana kavuştu:
Ey Câbir! Sana ne oldu da, geride kaldın diye sordu.
Yâ Resûlallâh! Beni, şu devem, geride bıraktı dedim.
Ihdır, çöktür onu!”buyurdu. İkimiz birlikte çöktürdük.
Yâ Câbir! Ya elindeki değneğini bana ver! Yahut, bana bir değnek kes buyurdu.
Öyle yaptım. Resûlullâh, değneği eline alıb onunla deveye bir kere hafifçe vurdu. Sonra bana:
Haydi, biiznillah bin buyurdu.
Bindim. Deve yürümeye başladı. Resûlullâh (s.a.v)’ı hak din ve hak kitab ile Peyğamber olarak gönderen Allâh’a kasem ederim ki: Devem, sür’atte Resûlullâh (s.a.v)’ın devesini geçiyor ben de, onun yularını çekib geçmesine engel olmaya çalışıyordum. Resûlullâh ile konuşub giderken Resûlullâh (s.a.v), bana:
Yâ Câbir! Bu deveni, bana satar mısın diye sordu.
Yâ Resûlallâh! Onu, Sana ancak, bağışlarım dedim.
Resûlullâh (s.a.v):
 Bağışlamak olmaz, fakat, onu bana sat buyurdular.
Öyle ise, Yâ Resûlallâh! Bedelini belli et dedim.
Bir dirheme aldım buyurdu.
Hayır dedim.
İki dirheme aldım buyurdu.
Hayır dedim.
Resûlullâh (s.a.v), devenin bedelini benim için bir ukiye’ye yani kırk dirheme kadar yükseltti.
Kabul ettim yâ Resûlallâh dedim bana:
Sende kabul ettin mi diye sordu:
Evet Evet! Deve, Sizindir artık dedim:
Peki bende aldım kabul ettim buyurdular.
Resûlullâh (s.a.v), daha sonra Câbir’den babasının ne kadar borcu olduğunu sorub öğrenmiş ve o gece onun için 25 defa istiğfar etmişti.
Câbir (r.a) sözlerine şöyle devam eder:
Medine’ye varıb kavuşacağım sırada,
Yâ Resûlallâh! Ben, yeni güveğiyim!”dedim, ve herkesten önce Medineye girmek için izin isteyince:
Ey Câbir Demek, babandan sonra evlendin buyurdu.
Evet! Yâ Resûlallâh!”dedim.
Dul mu aldın, yoksa, kız mı diye sordular.
Dul aldım dedim.
Kız alsaydın da, birbirinizle gülüşüb oynaşsaydınız olmaz mıydı diye latife yaptı.
Yâ Resûlallâh! Babam, Uhud günü şehid olub arkaya yedi tane kız çocuğu bıraktı. Doğrusu, ben, bunların arasına kendileri gibi küçük bir kız daha getirmeyi uygun görmedim de, yaşlı başlı dul bir kadınla evlenmeyi, onun da, çocukları başına toplamasını, onların saçlarını, başlarını taramasını, onların üzerinde bir terbiye edici olmasını daha hayırlı buldum dedim. Resûlullâh (s.a.v)’de bana:
Allâh, zevceni, hakkında hayırlı ve mübarek kılsın! İnşâallâh çok isabet etmişsindir. Eğer, biz Sırar’a (Medine’de bir semt) gelecek olursak, işimiz bir deve boğazlamak olacak, o günümüzde onda misafir kalacağız. O, geldiğimizi işitince, bize yastıklar döşeyecektir buyurdu.
Vallâhi, yâ Resûlallâh! Bizim yastıklarımız yok dedim.
Resûlullâh (s.a.v)Onlar’da, olacaktır. Sen, âilenin yanına vardığında aklını kullan. Allâh’dan, evlâd iste buyurdular.
Sırara geldiğimiz zaman, Resûlullâh (s.a.v), emretti bir deve boğ-azlandı. O gün, onda misafir kaldık. Akşam olunca, Resûlullâh (s.a.v), bizim yanımıza geldi. Biz de, O’nun yanına vardık. Resûlullâh (s.a.v)’ın bana söylediği sözü hanımıma aktardım. Kadın bana:
İşit ve ona göre hareket ve itâat et dedi
Ertesi gün kuşluk vakti, Resûlullâh (s.a.v)’e yolda sattığım deveyi yularından tutub çekerek Resûlullâh (s.a.v)’ın Mescidinin kapısına kadar vardım. Mescide yakın bir yerde oturub bekledim. Resûlullâh (s.a.v) çıkıb deveyi görünce:
Nedir bu diye sordu.
Yâ Resûlallâh Bu deveyi Câbir getirdi dediler.
Câbir nerede diye sordu
Resûlullâh, çağırıyor! Diye bana bağırdılar.
Şimdi mi geldin diye sordu?
Evet! Şimdi geldim dedim.
Mescide gir de, iki rekât namaz kıl buyurdu.
Ben de, Mescide girib namaz kıldım.
Bilâl-i Hâbeşi’yi çağırdı ona:
Câbir ile git te, kendisine bir ukiyye (40 dirhem) ver buyurdu.
Bilâl ile birlikte gittim. Bana bir ukiyye verdi ve birazda fazla verdi. Ben, dönüb evime giderken, Resûlullâh (s.a.v):
Câbir nerede diye seslendi.
Âilesinin yanına gitti dediler.
Onu, bul yanıma getir buyurdu.
Gönderdiği adam, koşarak gelib bana yetişti:
Ey Câbir! Resûlullâh (s.a.v), seni çağırıyor dedi
Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına geldim. Zannettim ki: Resûlullâh (s.a.v), devemi beğenmedi ve bana geri verecek. Halbuki, bana, bu deve kadar sevimsiz bir şey yoktu. Resûlullâh (s.a.v), bana:
Deveni, al, götür buyurdu.
Yâ Resûlallâh! O, benim değil, ancak, Senin devendir dedim.
Bana tekrar:
Câbir! Al, götür deveni buyurdu.
Yâ Resulallâh! O, benim devem değil, Senin devendir dedim.
Al, götür deveni. Ey kardeşimin oğlu! Devenin başını, yularını tut! Deve, senindir. Bedeli de, senindir buyurdu.
Resûlullâh (s.a.v), devemi, bana geri verdiği ve bedelini de, bağışla-dığı zaman, tanıdık bir Yahudiye rastlamış ve durumu ona anlatmıştım. Yahudi, şaşa kaldı ve:
Demek O, Muhammed senden hem deveyi satın alıb sonra, sana geri verdi ve bedelini de, bağışladı ha dedi, durdu.
Yanımda deve ve devenin bedeli olduğu halde, halama gittim. Ona:
Görmüyor musun, Resûlullâh (s.a.v) bana hem devenin bedeli olan kırk ukiye’yi verdi, hem de, devemi geri verdi dedim.
Vallâhi, yanımdaki bu ukiye’nin bereketi hiç eksilmedi devam etti. Harre Vak’ası günü bizim, Medine halkının uğradığımız felakete akşam-leyin o da, uğrayıncaya kadar, evimizdeki yerinde hep göründü durdu
Resûlullâh, ona olan borcunu ödedi ve deveyi de kendisine hediye etti. bu olay “Leyletü’l-Bair deve gecesi diye anılır. Câbir (r.a):
Leyletü’l-Bair gecesi Resûlullâh (s.a.v), benim için tam yirmi beş kere Allâh’dan mağfiret diledi!”der. 
Harre Vak’ası Nedir:
Hicri 63. Miladi 683 yıllarının sıcak Ağustos ayında meydana gelen, İslâm tarihinin yürekleri parçalayan en acı ve feci tablolarından biridir. Aralarında Medine eşrafından Abdullah bin Hanzale, Abdullah bin Ebi Amr, Münzir bin Zübeyr’in de, bulunduğu bir heyet Şam’a gidib Yezid bin Muâviye ile görüşmüşlerdi. Heyet, Medine’ye geri döndükleri zaman, Yezid’in dinsiz olduğunu, içki içtiğini, çalğı çaldırdığını, yanında şarkıcı kadınlar bulundurduğu gerçeğini söyleyerek kendisini Emirlikten hal’ azlettiklerini açıklamışlardı.
Bunun üzerine, Medineliler, ayaklanarak henüz çocuk denecek yaşta bulunan Emevilerin Medine valisi Osman bin Muhammed bin Ebi Süfyan’ı Medine’den sürüb çıkardıkları gibi, Medine’deki Emevileri de, Mervan bin Hakem’in evinde muhasara etmişlerdi.
Emevilerin, çok acele imdad istemeleri üzerine, Yezid, Müslim bin Ukbe’yi on iki bin kişilik bir ordu ile Medine ve Mekke halkını tepele-meye memur etmişti. Müslim; Medine’de Kureyş’den ve Ensâr’dan bir çok kişileri asıb kesmiş, istediği gibi yağmacılık ettikten sonra, Mekke üzerine yürümüş, Mekke yakınlarında ki Müşellel’e gelince de, ölmüştü.
Müslim bin Ukbe ölürken, Husayn bin Numeyr’i, kendi yerine vekil bırakmıştı. Husayn’da, mancınıklar kurdurarak Mekke’yi taşa tutmuş, Mescid-i Haram’ın duvarları yıkılmış, Kâbe’nin örtüsü ve ahşab kısmı yanmış o sırada Yezid de, ölmüştü. Husayn bin Numeyr, Yezid’in öldüğünü haber alınca, muhasara-yı kaldırarak Şam’a dönmüştü. Câbir bin Abdullah’ın felâket olarak tavsif ettiği Harre Vak’ası böyle cerayan etmiştir. 
Ensâr’dan Câbir bin Abdullah (r.a):
Bir gün Resûlullâh (s.a.v)’ın ziyaretine gelmişti selâm verdi.
Resûlullâh (s.a.v), onun verdiği selamına mukabele etti. Cabir (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’ın benzinin sararmış olduğunu gördü, bunun açlıktan ileri geldiğini sanarak evine döndü, ve Hanımına:
Allâh sana rahmet etsin, Resûlullâh (s.a.v)’e gidib selâm vermiştim, Resûlullâh (s.a.v), selamıma mukabelede bulundu. Kendisini, benzı-nin değişmiş, ve sararmış olarak buldum. Sanırım ki benzınin sararması açlıktandır senin yanında yiyecek bir şeyler var mı
Câbir bin Abdullah’ın hanımı Süheyme bint-i Mes’ûd (r.a):
Vallâhi, fazla olarak şu koyundan başka birşeyimiz yoktur dedi.
Câbir (r.a):
Koyunu kessek, sen onu yemek yapsan Resûlullâh (s.a.v)’e götür-sek olmaz mı diye sordu.
Câbir’in hanımı Süheyme bint-i Mes’ûd:
Böyle yapmamı istiyorsan yapayım dedi
Câbir (r.a), davarı kesti. Hanımı da, onu pişirdi. Un öğütüb ekmek yaptı. Câbir (r.a), pişirilen eti bir kabın içerisinde götürüb, Resûlullâh’ın önüne indirib ikrâmda bulundu. Resûlullâh (s.a.v)’de:
Bu nedir ey Câbir diye sordu
Câbir bin Abdullah (r.a):
Yâ Resûlallâh! Yanınıza gelib selâm verdiğim zaman benzinizin değişmiş sararmış olduğunu gördüm. Bunun açlıktan olduğunu sandım koyunumuzu kesib pişirttim ve sana getirdim dedi.
Resûlullâh (s.a.v):
Ey Cabir! Git kavim ve kabileni yanıma topla buyurdular.
Câbir gidib Ensâr’ı topladı. Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına girib:
Yâ Resûlallâh! İşte Ensâr toplandı diye haber verdi
Resûlullâh (s.a.v):
Onları takım takım yanıma al buyurdu.
Câbir (r.a), öyle yaptı. Ensâr’ın bir takımı içeri giriyor, yemek yiyor, doyunca da gidiyor. Öbür takımı içeri giriyor, yemek yiyib gidiyordu. Böylece hepsi ondan yediler.
Resûlullâh (s.a.v) onlara:
Yiyiniz fakat kemikleri kırmayınız buyurmakta idi.
Çanağın içinde arta kalan yemek, ilk önceki kadardı. En sonunda, Resûlullâh (s.a.v), kemikleri kabın ortasına topladı elini onların üzerine koydu. Dudakları kımıldadığı yavaşça bir şeyler söylediği zaman, koyun o kabın içerisinde ayağa kalkarak kulaklarını kımıldatmaya başladı.
Resûlullâh (s.a.v ):
Ey Câbir! Al götür, Allâh, onu sana mübarek etsin buyurdular.
Câbir, onu alıb evine götürdü. Hanımı Süheyme bint-i Mes’ûd:
Ey Câbir! Nedir bu diye sordu.
Câbir (r.a):
Vallâhi, Resûlullâh için kesmiş olduğumuz davardır. Resûlullâh, Allâh’a dua etti Allâh’da onu diriltti dedi.
Câbir’in hanımı Süheyme bint-i Mes’ûd:
Ben, şehâdet ederim ki, O, muhakkak Resûlullâh’dır. Ben şehâdet ederim ki, O, muhakkak Resûlullâh’dır diyerek üç defa tekrar tekrar söy-leyerek şehâdet getirdi. 
 

Hendek Savaşı:


Câbir bin Abdullah bin Amr bin Haram (r.a), der ki:
Hendek günü, biz, Hendek kazarken çok sert bir yere rastlamıştık. Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına varıb:
Hendek’de kazma işlemez sert bir damara rastladık diye kendisine haber verdiler.
Resûlullâh (s.a.v) de:
Hele, ben inib onu bir göreyim buyurduktan sonra kalktı.
Hendeğin içerisine inerken, karnına açlıktan taş bağlamış bulunu-yordu. Biz de, üç gündür bir şey tatmamıştık.
Resûlullâh (s.a.v), bir kabla, su istedi. Suyu ağzına alıb kabın içine püskürdü. Allâh’ın dilediği duâyı yaptıktan sonra kabın içindeki suyu, kazma işlemez yere serpti. Balyozu eline alıb vurur vurmaz orası kum gibi dağıldı. Orada bulunanlar:
Muhammed (s.a.v)’ı, Peyğamber olarak gönderen Allâh’a yemin ederiz ki: o, öyle dağıldı ki, sanki kum haline geldi! Artık ne kazmaya, ne de, bel küreğine karşı koyabiliyor dayanabiliyor diyorlardı.
Câbir bin Abdullah (r.a), sözlerine devamla der ki:
Ya Resûlallâh! İzin ver de, evime kadar gidib geleyim dedim.
Hemen izin alıb evime gittim. Hanımım Süheyme bint-i Mes’ûd a:
Resûlullâh (s.a.v)’de öyle bir açlık gördüm ki, o, dayanılabilir bir hal değildir. Yanında yiyecek bir şey var mı dedim
Hanımım Süheyme bint-i Mes’ûd:
Vallâhi, yanımda şu oğlaktan ve bir müd arpa dan başka bir şey yok dedi.
Oğlağı kestim. Hanımım da, arpayı el değirmeninde öğütüp un yaptı. Eti, çömleğe koyduk. Hamur, mayalandı. Et çömleği tandıra konulub pişmeğe başladıktan sonra, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına döndüm.
Evden ayrılırken Hanımım Süheyme bint-i Mes’ûd şöyle dedi:
Sakın beni, Resûlullâh (s.a.v) ile yanındakilere karşı utandırma
Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına dönünce:
Yâ Resûlullâh! Benim, azıcık yemeğim var. Yanına bir veya iki kişi alda yemeğe gidelim dedim:
Yemeğin ne kadardır diye sordu:
Bir sa’ arpadan ekmek yapıldığını, ve bir oğlak kesildiğini haber verdim. Resûlullâh (s.a.v), bana:
Hem çok.. Hem de, güzel yemektir. Hanımına söyle: ben, gelince-ye kadar, tandırdan ne et çömleğini, ne de, ekmeği çıkarsın buyurdular.
Orada bulunan Muhacirlerle Ensâr’a:
Ey hendek halkı! Kalkınız, Câbir’in ziyafetine gideceğiz diyerek seslendi, Hepsi kalktılar.
Ben, hemen eve döndüm. Hanımım Süheyme bint-i Mes’ûd’un yanına girib:
Allâh, senin hayrını versin! Resûlullâh (s.a.v), Muhacirler, Ensâr ve yanlarında bulunanların hepsi yemeğe geliyorlar! İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’un! Rüsvay olacaksın dedim.
Hanımım Süheyme bint-i Mes’ûd:
Yâ Câbir! Resûlullâh (s.a.v), sana yemeğimizin ne kadar olduğunu sormamış mı idi dedi
 Evet! Sormuştu. Ben de, söylemiştim dedim
Hanımım Süheyme bint-i Mes’ûd:
Mahcubiyet, sana aittir! Mahcubiyet, sana aittir dedi.
Hanımıma:
Ben, senin bana söylediğini yerine getirdim: yemeğimizin azlığını Resûlullâh (s.a.v)’e haber verdim dedim.
Hanımım Süheyme bint-i Mes’ûd bana şöyle bir soru sordu:
Onları, sen mi dâvet ettin, yoksa, Resûlullâh mı dâvet etti
Hayır! O, davet etti
Hanımım Süheyme bint-i Mes’ûd:
Bırak, O, senden daha iyi bilir dedi.
Resûlullâh (s.a.v), yanında ki halk ile beraber evimize teşrif buyur- dular. Yanındaki halka:
Birbirinizi sıkıştırmadan içeri giriniz buyurdular.
Onar, onar ayrıldılar. Resûlullâh (s.a.v), ete ve ekmeğe bereket duası yaptıktan sonra, Câbir’in hanımına şu talimatı verdi:
Ekmek yapıcı bir kadın çağır da, seninle birlikte ekmek yapsın. Çömleğinizden de kepçe kepçe al. Sakın, çömleği tandırdan ayırma
Resûlullâh (s.a.v), tandırdan ekmeği ve eti çıkarıb parçalamağa ve üzerine et koyarak ashâbına sunmaya başladı ve dâvetliler yiyib doyun-caya kadar böylece devam etti. Bir hayli yemek arta kaldı.
Resûlullâh (s.a.v), Câbir’in hanımıma:
Bu kalanı da, hem kendin yersin, hem de, hediye edersin. Çünkü bütün halk, açlık çekiyor buyurdular.
Câbir bin Abdullah (r.a) der ki:
Allâh’a yemin ederim ki: gelenler, bin kişi oldukları ve hepsi de, yiyip doydukları halde, çömleğimiz hâlâ olduğu gibi kaynamakta, hamurumuzdan da, olduğu gibi ekmek yapılmakta idi! Ondan, biz de, yedik, konu komşu ya, hediye ettik
Başka bir rivâyette ise şöyle denilir:
Sonra Resûlullâh (s.a.v), ayağa kalkarak hane sahibesi ve hane halkı için dua etti. Daha sonra da Hendeke yürüdüler.
Resûlullâh (s.a.v):
Bizi Selmân’ı Farisi ye götürün buyurdu.
Birde ne görsünler Selmân’ın önünde kıramıyacağı bir taş.
Resûlullâh (s.a.v):
Bırakın! Ona ilk vuran ben olayım buyurdu.
Bismillah! diyerek taşa vurdu taşın üçte biri parçalandı
Kâbe’nin Rabbi için Şam saraylarını görür gibiyim!”diyerek bir daha vurdu, taştan bir parça daha koptu, bunun üzerine:
 Allâh’u ekber! Kâbe’nin Rabbına yemin ederim ki, İran saraylarını görür gibiyim buyurdular.
Orada bulunan münafıklar ise:
Biz, kendi çukurlarımızı zor kazıyoruz korkumuzdan tuvalete dahi gidemiyoruz. O, da bize İran ve Bizans saraylarını vâd ediyor dediler. 
Câbir bin Abdullah (r.a)’ın Menkibeleri:
Câbir bin Abdullah (r.a) dan:
Resûlullâh (s.a.v), Cuma günleri hutbe irad ederken, bir ağaç veya hurmaya yaslanırdı. Ensâr’dan bir kadın veya bir adam:
Yâ Resûlullâh! Senin, için bir minber yapalım mı diye sordu.
Resûlullâh (s.a.v)’de:
İsterseniz yapın buyurdu
Resûlullâh (s.a.v)’ın hutbe okuması için bir minber yaptılar. Cuma günü gelince Resûlullâh (s.a.v), minbere çıktı. Bunun üzerine o hurma ağacı çoçuğun ağlaması gibi bir sesle inledi. Resûlullâh (s.a.v) minberden inerek onu kucakladı kütük sakin duran bir çocuk gibi inledi
Câbir bin Abdullah (r.a) dan:
Bir hastalığa yakalanmıştım. Resûlullâh (s.a.v) ile Ebû Bekr (r.a), yürüyerek ziyaretime gelmişler, ve, geldiklerinde beni bayğın bir vaziy-yette bulmuşlar. Resûlullâh (s.a.v), hemen abdest almış ve abdest suyunu üzerime dökmüş kendime geldiğim zaman karşımda Resûlullâh (s.a.v)’ı görünce:
Ey Allâh’ın Resûlü! Malımı ne yapayım? Onu, nasıl tasarruf edeyim?”diye sordum miras âyeti ininceye kadar bana cevab vermedi
Câbir bin Abdullah (r.a)’dan:
Hudeybiye musalahası günü müslümalar çok susamıştı. Resûlullâh önündeki kırbadan abdest alıyordu. Müslümanlar ağlamaklı bir vaziyette Resûlullâh (s.a.v)’e doğru gittiler.
Resûlullâh (s.a.v):
Ne oldu diye sordu onlarda:
 Önümüzde ki, sudan başka, ne abdest alacak, ne de içecek hiç suyumuz yok diye cevab verdiler.
Resûlullâh (s.a.v), hemen elini kırbanın içine soktu parmaklarının arasından pınarlar gibi sular akmaya başladı. Böylece, suyumuzu içtik abdestlerimizi de aldık!”
Sahâbeden biri, Câbir (r.a) bin Abdullah’a:
Kaç kişiydiniz diye sordu.
Oda:
Bin beşyüz kişi idik, ama eğer yüzbin kişi olsaydı su yine bize yeterdi diye cevab verdi. 
Câbir bin Abdullah (r.a):
Hudeybiye’de Bey’atürrıdvân’da bulunmuş ve, Resûlullâh’ın orada bulunan 1400 kişiye hitaben:
Bu gün sizler yeryüzünün en hayırlı insanlarısınız dediğini bize rivayet etmiştir
Hayatının son günlerinde bu olaydan söz ederken:
Eğer, gözlerimi kaybetmiş olmasaydım altında biat ettiğimiz ağacı sizlere gösterebilirdim demiştir.
Câbir bin Abdulah (r.a) dan:
Baki mezarlığında bir ateş gördük hemen kalkıb mezarlığa geldik baktık. Resûlullâh, ateşin yandığı kabrin içindeydi:Cenazeyi bana verin buyurdu.
Cenazeyi kabrin ayak ucu tarafından verdiler. Baktım cenaze hayatta iken yüksek sesle zikir yapanlardan biri idi!” 14
Câbir bin Abdullah (r.a)’dan:
Rasûlullâh (s.a.v):
Allâh’ı zikir’den başka işlediği hiçbir amel insanoğlunu azabdan kurtarmaz buyurdular.
Allâh yolunda yapılan cihadda mı dediler
Allâh yolunda yapılan cihad’da. Ancak, yaralanıncaya kadar kılıç sallamak mücahidi Allâh’ın azabından kurtarabilir buyurdular. 
 

Rum toprakları:


Câbir bin Abdullah (r.a) dan:
Rum topraklarından geçtiğimiz sırada, Mâlik, adında bir sahâbe, katırını yedeğinde götürmekte olan Câbir bin Abdullah (r.a)’ın yanına gelerek ona:
Yâ Ebû Abdullah! Katırına binsen, Allâh onu sana binesin diye verdi dedi.
Câbir bin Abdullah’da:
Katırımı dinlendiriyorum. İnsanlara da yük olmuyorum. Ayrıca, Resûllullâh (s.a.v)’ın:
Ayakları Allâh yolunda tozlanan kimseye Allâh cehennem ateşini haram kılmıştır buyurduğunu duydum dedi.
Mâlik, onu geride bırakarak yoluna devam etti. Sesini Câbir’e işit-tirebileceği kadar uzaklaştıktan sonra, durdu ve yüksek sesle:
Yâ Ebû Abdullah! Artık katırına bin. Allâh, onu sana binmen için vermiştir!”diye bağırdı.
Câbir, onun maksadını anladı ve bağırarak:
Katırımı dinlendiriyorum kavmime de yük olmuyorum
Resûlullâh (s.a.v):
Ayakları Allâh yolunda tozlanan kimseye, Allâh, cehennem ateşi-ni haram kılmıştır buyurduğunu işittim dedi.
Bunun üzerine diğerleri de hayvanlarından indiler hiçbir zaman o günkünden çok yürüyen insan görmedim
Câbir bin Abdullah (r.a) der ki:
Bir sefere çıkmıştık. Bizden bir adama bir taş değerek başını yardı sonra o ihtilam oldu, arkadaşlarına sordu:
Siz, benim için teyemmüme bir ruhsat buluyor musunuz
Arkadaşları da:
Biz, senin için ruhsat bulamayız. Senin suyu kullanmaya gücün yeter dediler. Bunu üzerine adamcağız yıkandı, ve hastalanıb öldü.
Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına geldiğimiz zaman bu hadise kendilerine haber verildi. Resûlullâh (s.a.v)’de:
Öldürdüler onu! Allâh kahretsin onları, madem bilmiyorlar ne diye sormazlar? Bilmeyenin şifası sorub öğrenmektir. O, adamcığaza sadece teyemmüm etmesi yarayı sıkması veya yaranın üzerine bir bez parçası sarması yeterdi!”buyurdular
Abdullah bin Muhammed bin Ukayl’den:
Câbir bin Abdullah’ı şunları anlatırken dinledim:
Bir kişinin Resûlullâh (s.a.v)’den bir hadis işittiğini haber alınca hemen bir deve satın alarak yola koyuldum. Bir ay yolculuktan sonra Şam’a geldim, meğer, bu adam Abdullah bin Üneys imiş hemen evine gelerek kapıcıya:
Câbir, kapıda sizinle görüşmek istiyor de dedim.
Adam:
Abdullah’ın oğlu Câbir mi diye sordu
Evet dedim.
Biraz sonra Abdullah bin Üneys (r.a) dışarı çıktı kendisi ile sarılıb kucaklaştıktan sonra:
Kısas hakkında senin Resûlullâh (s.a.v)’den bir hadis işittiğini öğrendim. Onu, öğrenmeden öleceğimden, yahut da senin öleceğinden, korktuğum için çıktım geldim dedim.
Bana, Resûlullâh (s.a.v)’den işitiği hadisi nakletti:
Allâh, Kıyâmet günü insanları çıplak, sünnetsiz ve eli boş olarak haşreder sonra onlara yakın ve uzakta olanların işitebileceği bir sesle:
Hesab görücü benim tek hâkim benim! Cehenneme gideceklerden hiç kimse, cennetlik birisinde ki, hakkını almadan, cehenneme girmeyecektir. Cennete gireceklerin hiçbir kimsede, cehennemlik birisinin kendi-sinde alacağı varsa, bir tekme bile olsa, onu, kendisinden almadan asla cennete giremiyecektir. Herkesin hakkını alacağım! Diye nida edecek
Biz ey Allâh’ın Resûlü! Biz, oraya çıplak, sünnetsiz ve eli boş olarak geleceğiz nasıl olur bu dedik.
Resûlullâh (s.a.v):
Çünkü, kısas mükâfaat ve ceza verilerek yapılacaktır buyurdu. 
Mesleme bin Muhalled anlatıyor:
Ben Mısır da iken, kölem gelerek, dışarda devesi üzerinde sizinle görüşmek isteyen bir bedevi var, dedi, hemen dışarı çıktım adama kimsin sen dedim:
Câbir bin Abdullah el-Ensâr dedi.
Şeref verdiniz, buyurun ben mi yanınıza geleyim, yoksa siz yukarı çıkar mısınız dedim.
Ne sen gel, ne de ben ineyim. Ben buraya sadece senin, Resûlullâh
’dan mü’minin ayıbını örtmek hakkında işittiğin hadisi öğrenmeye geldim dedi.
Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu: Kim, bir mü’minin ayıbını örterse toprağa diri diri gömülen bir kız çocuğunu hayata kavuşturmuş sayılır!”dedim.
Adam bu hadisi dinledikten sonra, devesini çevirerek gerisin geriye dönüp gitti.
Abdülmelik bin Ümeyr bin Münib amcasından naklederek anlatıyor:
Resûlullâh (s.a.v)’ın Ashab’ından birisi yine Ashab’dan birisinin Resûlullâh (s.a.v)’den
Kim, dünya da, Müslüman bir kardeşinin ayıbını örterse, Allâh’da Kıyamet gününde, onun ayıblarını örter
Hadisini rivâyet ettiğini işitince derhal onun oturduğu memleket, Mısır’a gelerek, ona, bu hadisi işitip işitmediğini sordu. O da:
Evet! Ben, Resûlullâh’ın:
Kim, dünya’da, Müslüman bir kardeşinin ayıbını örterse, Allâh’da Kıyamet günü, onun ayıblarını örter buyurduğunu işittim, deyince;
Diğeri de:
Bende, Resûlullâh (s.a.v)’ın böyle buyurduğunu işittim dedi.
Tâlk bin Habib’den:
Câbir bin Abdullah ile karşılaşıncaya kadar, Şefaâtı, en çok yalan- layan kişilerden biri idim. Onunla karşılaştığım zaman, bildiğim kadar Allâh’ın, Cehennemliklerin Cehennemde ebedi kalacağını zikrettiği bütün Âyetleri kendisine okudum
Bana şöyle dedi:
Yâ Talk! Sen, kendini Allâh’ın kitabını benden daha iyi anlayan Resûlullâh (s.a.v)’ın sünnetini benden daha iyi bilen birimi zannediyor- sun? Senin okuduğun âyetlerde geçenler müşriklerdir. Fakat senin şefaâta nail olamaz dediğin günahkar kimseler, ceza ve azablarını çektikten sonra Cehennemden çıkarılacaklardır
Sonra iki elini kulaklarına götürerek:
Eğer, ben, Resûlullâh’ın:
Cezalarını çektikten sonra, Cehennemden çıkacaklardır!”dediğini işitmemiş olsaydım şu kulaklarım sağır olsun. Bizde senin kadar Kur’an okuyoruz, Ey Talk dedi.
Yezidü’l-Fakir’de şunları anlatıyor:
Câbir bin Abdullah’ın yanına oturmuştum. Bazı şeylerden bahs ediyordu birara bir ğrub insanın cehennemden çıkacağından bahsedince buna kızdım. Zira ben o güne kadar böyle bir şeyi kabul etmiyordum:
Halkın konuştuklarına aldırmıyorum. Ama, sizlere çok şaşıyorum, Ey Muhammed’in ashâbı Câbir! Çünkü, siz, Allâh’ın bir ğrub insanı cehennemden çıkaracağını iddia ediyorsunuz. Oysa Allâh, cehennemden çıkmak isterler, ama, onlar oradan çıkamıyacaklardır buyuruyor dedim.
Câbir’in arkadaşları beni azarladılar sa da, Câbir, sakin duruyordu.
O Adama dokunmayın, çünkü, bu âyet kâfirler hakkındadır dedi ve şu âyeti okudu:
Yeryüzündeki bütün servet ve bunun bir misli daha kâfirlerin olsa, bunu da, Kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye olarak verseler, bunların hiçbiri kabul edilmez. Onlara elem verici azab vardır. Ateşten çıkmak isterler çıkamazlar onlara sürekli azab vardır
Sonra devamla bana:
Sen, Kûr’ân okumuyor musun dedi.
Ben:
Evet okuyorum! Hâttâ onun tamamını okuyorum dedim.
Bu defa O:
Allâh Ey Muhammed Gecenin bir kısmında nafile namaz kıl. Umulur ki, Rabbın, Seni övülecek bir makama yükseltir
Buyurmuyor mu İşte bu şefaât makamı dır. Allâh, onları günahları yüzünden dilediği kadar cehennemde tutacak ve onlarla konuşmuyacak. Çıkarmak istediği zamanda çıkaracaktır dedi.
Artık bundan böyle bir daha şefaât’ı inkar etmedim
Câbir (r.a)’dan:Resûlullâh (s.a.v), Ebû Ubeyde (r.a)’nı 300 kişilik bir birliğin başına geçirerek bizi Kureyşe ait bir kafileyi takibe yolladı.Yolda çok acıktık. Öyleki ağac yapraklarını yemeye mecbur olduğumuzdan o günkü orduya yaprak yiyen manasına Ceyşü’l-Habat dendi. Bunun üzerine, Kays bin Sa’d, aralıklarla üçer defa deve kesti. Ebû Ubeyde (r.a), daha fazla kesmesine müsaade etmedi. Sahile ulaştığımızda denizin dışarıya büyük bir anber balığı attığını gördük o balıktan 15 gün yedik ve yağıyla yağlan-dık bu sayede kendimize geldik
Diğer bir kavilde de Câbir (r.a) şöyle der:
Resûlullâh (s.a.v), Ebû Ubeyde (r.a)’ın komutasında bizi kureyş kabilesini takibe gönderdi. Yanımıza yiyecek olarak sadece bir dağarcık hurma verdi. Verecek başka bir şey bulamamıştı.
Ebû Ubeyde (r.a), bize günde birer hurma dağıtıyordu. Kendisine bir hurma ile nasıl idare ettikleri sorulunca şunları anlattı:
Bebeklerin emzik emişi gibi hurmayı ağzımızda emiyorduk. Sonra üstüne su içiyorduk. O gün akşama kadar bizi idare ediyordu. Sopalarla agaç yapraklarını döküyor, sonra ıslatarak yiyorduk. Sâhile vardığımızda karşımıza büyük bir kum yığınına benzer bir şey gördük. Yaklaştığımızda bunun anber denilen çok büyük bir balık olduğunu gördük. Ebû Ubeyde, önce bunun murdar olduğunu söylediyse de sonra:
Hayır, biz Resûlullâh’ın elçileriyiz, ve Allâh yolundayız, muzdar (zorunlu) kaldınız yiyiniz dedi.
Üç yüz kişiydik bir ay kaldık bir hayli kilo almıştık. Balığın gözünün yağını küplere dolduruyor ondan öküz kadar büyük parçalar koparıyor-duk. Ebû Ubeyde (r.a), bir defasında içimizden 15 kişiyi balığın göz yuvasına oturttu. Bir kılçığını (yani kemiğini) dikti ve büyük bir deve ile altından geçti. Döneceğimiz zaman kalan etinden haşlayarak yanımıza aldık. Medine’ye gelib hadiseyi Resûlullâh (s.a.v)’e anlattığımızda:
O, Allâh’ın, sizlere lütfettiği bir rızıktır. Etinden varsa bize de yedirin buyurdular. Bizde Resûlullâh (s.a.v)’e getirdik, ve yediler
Câbir (r.a) babasının Uhud da, Şehid olmasından sonra dul bir kadın olan Süheyme bint-i Mes’ûd ile evlendi. Süheyme’den Abdurrahman Akil, Muhammed, Meymune, Ümmü Habib, ve Humeyde adlarında altı tane çocukları olmuştur.
Câbir (r.a) gençliğinde oldukça yakışıklı idi yaşlılığında ise sakalını daima kına ile boyardı. Evi Mescid-i Nebevi’nin iki kilometre kadar uza-ğında olmasına rağmen namazlarını ekseriyetle Mescide gelerek cemaatle kılardı. Câbir (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında uzun müddet kaldığından ilim ve irfanı yüce bir zattır. Bunun yanında ashâb’ın büyüklerinden Hz.Ebû Bekr, Hz.Ömer, Hz.Osman, Hz.Ali gibi, Allâh hepsinden razı olsun. İslâmi ilimlerde onlardan oldukça istifade etmiştir.
Câbir bin Abdullah (r.a), Bedir, Uhud Ğazvelerinin dışında kalan Resûlullâh ile, birlikte 19 ğazveye iştirak etmiştir. İlk olarak Hicri beşinci yılda Zatürrika Ğazası’nda bulundu. Bu ğazve de, Resûlullâh (s.a.v)’ın binek üzerinda namaz kıldığını görerek bunu bir Hadis’i Şerifle rivâyet etmiştir. Yine hicri beşinci yılda vuku bulan Beni Mustalık Ğazvesi’ne iştirak eden Câbir (r.a), daha sonra, Hudeybiye Musalahası’na iştirak etmiştir. Burada bey’atı Rıdvanda’da bulunarak:
Hz.Abbas, Rasûlullâh (s.a.v)’ın elini tutmuştu, ben, Hz.Ömer ile el ele duruyordum demiştir.
Câbir (r.a), Mekke’nin fethine katılmıştır. Daha sonra da Huneyn Ğazvesi’ne iştirak etmiştir. Sonra, Tâif Muhasarasına, Tebûk Seferi’nde toplam ondokuz savaşta bulunmuştu. Hicri onuncu yılda Miladi 632 de, Resûlullâh (s.a.v), ile birlikte Vedâ Haccı’na da iştirâk eden Câbir (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatın’dan sonra bir müddet Medine’de kalmıştır.
Hz.Ebû Bekir (r.a), döneminde mürtedlerle yapılan savaşlara iştirak etmiştir. Şam’ın fethinde bulunmuştur. Hz.Ömer (r.a), zamanında halife tarafından kavmini temsil etmekle görevlendirilmişti. Irak ve İran tarafla-rındaki seferlere iştirak etmiştir. Halife Hz.Osman (r.a), devrinde ise aktif hizmetlerde bulundu fitne ve fesat olaylarına karışmamıştır.
Hz.Ali (r.a)’nın zamanında Hicri 37 yılında vuku bulan Hz.Ali (r.a) ile Muâviye bin Ebû Süfyan arasındaki ihtilaflarda Hz.Ali (r.a) tarafını şiddetle iltizam etmiştir.
Hicri 40. Miladi 660 yılında, Muâviye bin Ebû Süfyan’ın Büsr bin Ebû Ertât adındaki kumandanı bir ordu ile Hicaz ve Yemene akın ederek Medine’ye kadar gelmişti. Halkı Muâviye’ye biat ettirmek üzere Medine’-ye geldiğini Câbir bin Abdullah biat etmeden hiç kimsenin biatını kabul etmeyeceğini ilân etti.
Ayrıca Câbir (r.a) kendisinin Hz.Ali’nin, tarafını tutmasından dolayı kendisine bir fenalık yapabileceklerini de tahmin etti. Câbir (r.a), Ümmü’l-Mü’minin Ümmü Seleme (r.a) ile görüşerek onun yapmış olduğu tavsiye üzerine istemiyerekte olsa Muâviye’nin valisine biat etmek zorunda kaldı.
Yine Muâviye bin Ebû Süfyan, Miladi 670 yılında. Medineliler’in Hz.Osman’ı katlettiklerini söyleyerek Resûlullâh’ın Minberi ile Asasını alıb, Şam’a götürmek istediği zaman, rivâyete göre onu bu düşüncesinden Ebû Hüreyre ile Câbir bin Abdullah vaz geçirdiler.
Miladi 692 yılında Haccac’ı-Zalim Mekke ve Medine valisi sıfatıyla Medine’ye gelince Hz.Osmanı şehid ettikleri ihtimali ile Medine şehri halkına epey hakaret ettikten sonra, bazı sahabeler ile birlikte Câbir bin Abdullah (r.a)’ın da ellerini, kölelerin damğalanması gibi onunda ellerini kurşunla damğalattılar.
Câbir bin Abdullah (r.a), Resûlullâh’dan, Hz.Ebû Bekr, Ömer, Ali, Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Muâz bin Cebel, Zübeyr bin Avvâm ve diğer sahâbilerden pek çok hadis rivayet etmiştir. Binden fazla hadis nakleden altı sahâbiden (müksirûn) binden fazla Hadis nakleden altı sahâbe den biri olarak 1540 hadis rivayeti ile hadis külliyatında yer almıştır.
Rivâyet ettiği hadislerden ellisekizi Buhâri ve Müslim’de ayrıca 26 tanesi yalnız Buhâri’de, 126 tanesi de yalnız Müslim’de yer almaktadır. Rivayetleri toplu olarak da Ahmed İbn-i Hanbel’in Müsned’inde bulun-maktadır. Medine de fetva veren sahâbeler arasında bulunan Câbir bin Abdullah (r.a)’ın verdiği fetvalar bir küçük cüz tutacak hacimdedir. Ayrıca talebelerinden Süleyman bin Kays el-Yeşküri’nin kendisinden bir sahife yazıb rivâyet ettiği de kaydedilmiştir.
Mescid-i Nebi’de ilim meclisi oluşturan Câbir bin Abdullah (r.a) dan faydalanan tâbiiler arasında oğulları Abdurrahman, Akil ve Muhammed ile Said bin Müseyyeb, Atâ bin Ebû Rebâh, Hasan-ı Basri, Muhammed bin Münkedir, Bilâl bin Sa’d, Mücahid, Şa’bi, Tavus bin Keysân, ve Muhammed el-Bâkır gibi meşhur âlimler vardır.
Câbir (r.a), öğrenmiş olduğu ilmi kendisinden sonra gelenlere öğret-mek için Mescid-i Nebevi’de tedrisata başlamıştı dedik. Etrafında oldukça geniş halk kitleleriyle birlikte ondan ders alan nice talebeleri vardı. Ondan istifade edebilmek için, ta, Yemen’den, Mekke’den, Şam’dan, Küfe’den, Basra’dan, Mısır’dan, bir çok talebeler gelir ondan tefsir, hadis ve tüm ilimlerden ders alırlardı. Câbir (r.a)’ın bugün dahi İslâmi ilimler yönünden çok önemli bir yeri vardır.

Câbir bin Abdullah (r.a) Vefatı:


Câbir bin Abdullah (r.a), hayatının sonlarına doğru gözlerini kayb etti. Hicri 78. Miladi 697 yıllarında 94 küsur yaşlarında Medine’de vefat etti. Hicri 68. 73. 77. yıllarında vefat ettiğide söylenmektedir. Doksandört yıl yaşadığı, bu sebeble muammerûn’dan olduğu söylenmektedir.
Böylece, Akabe bey’atı’ndan beri, Medine’de en sona kalan sahâbe ve, Medine de, en son vefat eden, Akabe biatı ashabı’ndan olan kişi’de vefat etmiş oldu.
Cenaze namazını, Zalim Haccac bin Yusuf’un asla kıldırmamasını özellikle vasiyet etti. Öldüğünde namazını Medine vâlisi ve aynı zamanda Hz.Osman (r.a)’ın oğlu olan Ebân bin Osman’ın, kıldırdığı rivayet edil-mektedir.
Câbir bin Abdullah’ın cenaze namazını Haccac’ın kıldırdığına dair bir rivâyetten söz edilmekte ise de, Zehebi; bu rivayetin ğarib, hatta münker olduğunu ileri sürmektedir.
Akabe biatı’nda bulunanlardan en son vefat edeni odur.
Etekleri topuğuna değmeyen bir izâr giydiği, başına beyaz bir sarık sardığı ve sarığın ucunuda arka taraftan sırtına doğru sarkıttığını, bem-beyaz saçını ve sakalını zaman zaman sarıya boyadığı, bazı rivayetlerde kırmızıya boyadığı (kınaladığı) bildirilmektedir. 24
Kabri, Medine’de Cennetü’l-Bâki Kabristanlığı’ndadır.

Şüphesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.
 
Etiketler
Yorum Yap
Biyografi
Karaköprü Bağımsız Belediye Başkan Adayı Serhat Erdem Kimdir?
Karaköprü Bağımsız Belediye Başkan Adayı Serhat Erdem Kimdir?
Sosyal Medya'da en çok konuşulup merak edilen, Bağımsız Karaköprü Belediye başkan adayı Serhat ERDEM kimdir? Serhat Erdemi tanıdıkça çok şaşıracaksınız. Bakın aslında kimdir?
Sahabe Reyhane Bint-i Şem’un
Sahabe Reyhane Bint-i Şem’un
Sahabe Reyhane Bint-i Şem’un hayatı hakkında bilgi. Kabile Neseb ve Soyu : Reyhâne bint-i Şem’un bin Zeyd bin Kasâme Benî Kureyza dandır. Veya Reyhâne bint-i Amr, bin Hunâfe.
Sahabe Dü’sûr Bin El-hâris
Sahabe Dü’sûr Bin El-hâris
Ğatafan kabilesinin reisi olub uzun künyesi Dü’sûr bin el-Hâris bin Muhârib, kendisi Ğavres el-Ğatafani diye tanınırdı. Bazı kaynaklarda Beni Muhârib’e nisbetle Muhâribi diye de anılır. Hicretin 3. yılı Rebiülevvel ayı Miladi 624-625 yılının ilk ayında Ğatafân Kalibesinin Beni Sa’lebe ve Beni Muhârib kollarına mensub bazı yağmacılar.
Sahabe Dâvûd Bin Urve Bin Mes’ûd
Sahabe Dâvûd Bin Urve Bin Mes’ûd
İslâm tarihinde iki tane çok meşhur Urve bin Mes’ûd adında sahabi vardır. Bunlardan biri Urve bin Mes’ûd el-Ğifâri, diğeri ise meşhur Urve bin Mes’ûd es-Sekafi dir. İşte anlatmaya çalışacağımız sahebe Dâvûd bin Urve (r.a), böyle önemli bir zatın oğludur.
Sahabe Dubâa Bint-i Zübeyr Bin Abdülmuttalib
Sahabe Dubâa Bint-i Zübeyr Bin Abdülmuttalib
Dubâa bint-i Zübeyr bin Abdülmuttalib (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’ın amcası Zübeyr’in kızı olub sahâbiden meşhur Mikdâd bin Esved’in eşidir. Mekke doğumludur ancak hangi tarihte doğduğu belli değildir. Mikdad bin Esved ile olan evliliğinden Abdullah ve Kerime isminde iki çocukları vardı.
Sahabe Dırâr Bin Hattâb
Sahabe Dırâr Bin Hattâb
Dırâr bin Hattâb, bin Mirdâs, el-Kureyşi şair bir sahâbi idi. Babası Hattâb, Kureyş kabilesinin bir kolu olan Beni Fihr’in reisiydi. Kendisi de Kureyş’in en iyi şairi ve cengâveri sayılırdı. İslâmiyetten önce meydana gelen Ficâr Savaşı’nda Beni Fihr’lerin bayraktarlığını yapmıştı
Sahabe Dırâr Bin Ezver
Sahabe Dırâr Bin Ezver
Ebû’l-Ezver Dırâr, bin Mâlik, bin Evs, el-Esedi. Şair ve cengâver bir sahâbidir. Ebû Bilâl künyesiyle de anılmaktadır. Babası Mâlik bin Evs, “Eğri boyunlu”anlamına gelen Ezver lakabıyla tanındığı için o da Dırâr bin Ezver diye şöhret bulmuştu
Dımâm Bin Sa’lebe
Dımâm Bin Sa’lebe
Resûlullâh (s.a.v)’ın süt annesi Hz.Halime’nin kabilesi olan Sa’d bin Bekir’ler bazı kaynaklara göre; Hicretin 9. Miladi 630-631 yılında, bazı kaynaklara göre ise; Hicretin 5. Miladi 626-627 veya Hicretin 7. Miladi 628-629 yıllarında Dımâm bin Sa’labe başkanlığında bir heyeti Medine’ye Resûlullâh (s.a.v)’e elçi olarak gönderdiler.
Damre Bin Sa’lebe El-behzi
Damre Bin Sa’lebe El-behzi
Damre bin Sa’lebe el-Behzi, es-Sülemi’dir. Onun Resûlullâh (s.a.v) ile sohbeti vardır. Resûlullâh (s.a.v)’den sonra Şam’a veya Humus’a yer-leşmiştir. Hadisini Şamlılar rivayet etmiştir. Şöyle ki: Ahmed bin Hanbel ve Beğavi, Yahya bin Cabir tarikiyle Damre bin Sa’lebe’den şöyle rivayet ettiler. Resûlullâh (s.a.v)’e sırtında Yemen elbiselerinden iki elbise bulunduğu halde geldi. Resûlullâh (s.a.v) ona şöyle dedi:
Dahhâk Bin Süfyan Bin Avf
Dahhâk Bin Süfyan Bin Avf
İslâm tarihinde iki tane Dahhâk bin Süfyan vardır. Bunların farkı şudur. Birisi, Dahhâk bin Süfyan bin el-Hâris es-Sülemi dir. Diğeri ise; bizim anlatacağımız, Dahhâk bin Süfyan bin Avf el-Âmiri el-Kelbi’dir. Bu zat kahramanlığıyla tanınan bir sahabidir. Kilâb Oğulları’ndan olub Medine köylerinden birinde yaşardı
Dahhâk Bin Kays Bin Hâlid
Dahhâk Bin Kays Bin Hâlid
Dahhâk bin Kays bin Hâlid’ın hayatının ilk dönemleri hakkında kaynaklarda yeterli bilgi yoktur. Kaç tarihinde doğmuş olduğu bilinmemektedir. Ancak genel görüş, onun Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatından altı veya yedi yıl önce Miladi 625-26 yıllarında doğduğu yolundadır.
Dahhâk Bin Hârise
Dahhâk Bin Hârise
Dahhâk bin Hârise (r.a), Medine doğumludur. Ancak hangi tarihte doğduğu ise belli değildir. Babasının ismi; Hârise bin Zeyd’dir. Annesi’nin ismi ise bilimemektedir. Neseb silsilesi de şöyledir; Dahhâk bin Hârise bin Zeyd bin Sa’lebe bin Ubeyd bin Adiy bin Ğanm bin Kâ’b bin Selimetü’l-Ensâri el-Hazreci sonra Sülemi dir.
Advert
Advert
NAMAZ VAKİTLERİ
İmsak
03:12
Güneş
04:58
Öğle
12:31
İkindi
16:23
Akşam
19:55
Yatsı
21:33
Advert
 Yandex.Metrica