Biyografi

Abbas Bin Abdülmuttalib Hayatı, Biyografisi

Abbas Bin Abdülmuttalib Hayatı, Biyografisi Abbas bin Abdülmuttâlib bin Hâşim bin Abdimenâf bin Kusâyy bin Kilâb bin Mürre bin Kâ’b bin Lüey bin Ğâlib bin Fihr bin Mâlik bin Nadr bin Kinâne bin Huzeyme bin Mudrike bin İlyas bin Mudar bin Nizar bin Maâd bin Adnan’dır. Abbas Bin Abdülmuttalib Hakkında Bilmeniz Gerekenler

 Baba Adı : Abdülmüttâlib bin Hâşim. Anne Adı : Nûteyle bint-i Cenâb bin Küleyb.

 Doğum Tarihi ve Yeri : Fil Vak’ası’ndan takriben üç yıl kadar önce, Miladi 568 yılın da, Mekke şehrin’de dünyaya ğelmiştir.

 Ölüm Tarihi ve Yeri : Hicri 32. Miladi 652 yılında Hz.Osman’ın devrinde Medine’de vefat etti. Kabri Cennetü’l-Bâkî’dedir.

 Fiziki Yapısı : Uzun boylu, ak ve nazik tenli, güzel yüzlü, iki bölük olarak örülmüş saçlı, iri gövdeli, heybetli ve gür sedalı idi.

 Eşleri : 1-Lübabetü’l-Kübra 2-Fâtıma bint-i Cüneyd 3-Huceyle bint-i Cündeb 4-Seleme bint-i Mahmiye bin Cezin el-Zebidi ve cariyesi, Sebee veya Humeyriyye dir.

 Oğulları : Fadl, Kûsem, Ubeydullâh, Abdullâh, Mabed Abdurrahman, el-Hâris, Kesir, Temmam, Âvn ve Hüzliye’dır.

 Kızları : Ümmü Külsüm, Safiyye, Ümmü Habibe, Ümeyye ve Âmine.

 Gavzeler : Mekke Fethi, Huneyn, Tâif, Tebük gibi.

 Muhacir mi Ensar mı : Mekke’den Medine’ye gelen son Muhacir.

 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı : 35 tane.

 Sahabeden Kim ile Kardeşti : Bilgi yok.

 Kabile Neseb ve Soyu : Abbas bin Abdülmuttâlib bin Hâşim bin Abdimenâf bin Kusâyy bin Kilâb bin Mürre bin Kâ’b bin Lüey bin Ğâlib bin Fihr bin Mâlik bin Nadr bin Kinâne bin Huzeyme bin Mudrike bin İlyas bin Mudar bin Nizar bin Maâd bin Adnan’dır.

 Lakap ve Künyesi : Ebû’l-Fadl

 Kimlerle Akraba idi : Resûlullâh, Hz.Ali, Ca’fer, ve Âkil’in Amca-ları, Hz.Hamza’nın abisi. 

 

 

 

 

HAYATI

Hz.Abbas (r.a), Ebrehe ordusunun Mekke’ye gelib Kâbe’yi yıkmak istediği Fil Vak’ası’ndan üç dört yıl kadar önce, takriben Miladi 567 veya 568 yıllarında, Mekke’de dünyaya ğelmiştir. Hz.Abbas bin Abdülmuttâlib Resûlullâh (s.a.v)’den üç yaş büyüktür, Hz.Abbas şöyle demiştir:

“-Hz.Âmine’nin, bir oğlan çocuğu dünyaya getirdiği haberi üzerine Annem Nûteyle bint-i Cenâb’la evlerine gittik. Ben, Resûlullâh (s.a.v)’in, evin ortasında bir minder üzerinde ayaklarını yere vurduğunu hâlâ görür gibiyim. Orada bulunan kadınlar bana:

 “-Öp, öp, kardeşini! Dediklerini görür gibiyim!”dediklerini anlatır.

Hz.Abbas (r.a)’ın bu söylediklerine göre, onun doğum tarihinin yukarıda belirtilen tarihlerin doğruluğunu teyid etmektedir. 1

Resûlullâh (s.a.v)’ın amcasıdır. Nesebi ve soyu: Abdûlmüttâlib bin Hâşim. bin Abdimenâf, bin Kusâyy, bin Kilâb, bin Mürre, bin Kâ’b, bin Lüey, bin Ğâlib, bin Fihr, bin Mâlik, bin Nadr, bin Kinâne, bin Huzeyme, bin Mudireke, bin İlyas, bin Mudar, bin Nizar, bin Maâd, bin Adnan’dır.

Annesi: Nûteyle bint-i Cenâb, bin Küleyb, bin Mâlik, bin Amr, bin Zeyd’ü Menat, bin Amir, bin Sa’d, bin Hazrec, bin Teymullah, bin Nemr, bin Kaasıt, bin Hind, bin Evsa, bin Dûmi, bin Cedile, bin Esed, bin Rebia, bin Nizar, bin Maad, bin Adnan’dır.

Hz.Abbas (r.a)’ın fiziki yapısı ise: Uzun boylu, ak ve nazik tenli, oldukça güzel yüzlü, iki bölük olarak örülmüş saçlı, iri gövdeli, oldukça heybetli ve gür sedalı idi. 2

Hanımlarına gelince, bazı kaynaklarda Hz.Abbas’ın iki, üç veya dört evlilik yaptığı söylenir. İsimleri bizlere ulaşan hanımları şunlardır:

1-Ümmü’l-Fadl Lübabetü’l-Kübra (r.a): Bu muhterem hanımefendi aynı zamanda, Resûlullâh (s.a.v)’ın zevcelerinden, Hz.Meymune’nin kız kardeşi ve ablası dır.

2-Fâtıma bint-i Cüneyd bin Amr’dır.

3-Huceyle bint-i Cündeb dir.

4-Seleme bint-i Mahmiyye bin Cezin el-Zebidi ve Cariyesi, Sebee veya Humeyriyye olduğu rivayet edilir.

Birinci hanımı Ümmü’l-Fadl’dan: Fadl, Kusem, Ubeydullah, Abdul-lah, Mabed, ve, Abdurrahman, adlarında altı tane oğlu, ve, Ümmü Habibe adında bir kızı olmak üzere toplam yedi tane çocukları olmuştur. Bunların arasında, en meşhur olanları ise, oğlu Abdullah İbn-i Abbas ile, meşhur muhaddis hanımlardan olan kızı Ümmü Habibe’dir.

İkinci hanımı Fatıma bint-i Cüneyd bin Amr’dan ise: el-Hâris, Kesir, Temmam, ve Âvn adlarında dört oğlu, Ümmü Külsüm adında bir tane de kızları olmuştur.

 

 

Üçüncü hanımı Huceyle bint-i Cündeb’den Hâris adında bir oğlu ile yine cariyesinden olan Hüzliye ve Avn hakkında fazla bilği yoktur.

 

Yine kaynaklarımızda Hz.Abbas’ın Sübeyh ve Misher adlarında iki oğlunun olduğunu rivayet ederler; ama bunlar hakkında kesin bir bilgi yoktur. Yine Hz.Abbas’ın Safiyye ve Ümeyme adlarında iki kızının daha olduğunu rivayet ederler. Ancak bu kızlarla ilğili hiç bilgi yoktur.

Künyesi ise: Ebû’l-Fadl’dır. Hz.Abbas (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’ın çok sevdiği amcası, ve bacanağı olurdu. Hz.Hamza (r.a)’ın abisi, ve bacanağı, Hz.Ali, Âkil ve Hz.Ca’fer (r.a)’ın Amcaları, aynı zamanda Hz.Ca’fer’ınde bacanağı olurdu.

Hz.Abbas’ın çocukluğu hakkında şöyle nakledilir; Hz.Abbas henüz çocuk yaşlarda iken bir gün Mekke’de sokak’da kaybolur. Onu her tarafta arar bulamazlar. Annesi Nûteyle bint-i Cenab Kâbe’ye gider ve şöyle der:

  “-Ey bu beyt’in Rabbi! Eğer Abbası’mı bulursam (Kâbe’ye) beytine ipekli örtü adıyorum!”

Daha sonraları Hz.Abbas (r.a), bulundu ve annesi Nûteyla Kâbe’ye örtü vâdini yerine getirdi. Bazı rivâyetlerde ise: Kâbe’ye ilk örtü örten kişi Hz.Abbas (r.a)’ın annesidir denilir. Doğrusu ilk ipekli örtü örten bu kadın olsa gerek. Allâh’u Âlem.

Hz.Abbas (r.a) ticaretle iştiğal ederdi. Bu yüzden de maddeten çok zengindi. Henüz fâiz yasağı gelmemişken, onun fâiz ile iştiğal ettiği de bize gelen haberler arasındadır. Bunu te’yid eden ise: Resûlullâh (s.a.v); Vedâ Hutbesinde, fâizin her çeşidini yasakladığını ve:

“-İlk yasakladığım fâiz ise, Amcam Abbâs bin Abdülmuttâlib’in fâizidir!” demesinden de anlaşılıyor.

Hz.Abbas (r.a), ilk gençlik yıllarından itibaren ticretle meşğul oldu. Maddi durumunun çok iyi olması sebebiyle. Câhiliye döneminde Kâbe’yi ziyaret için gelen hacılara (Sikaye) su dağıtma işini, ve onlara (Rifâde) ziyafet verme görevlerini kardeşi Ebû Tâlib’den devraldı. Kardeşi Ebû Tâlib’in geçim yükünü hafifletmek için, çocuklarından Ca’fer’i, kendisi, Hz.Ali’yi de, Resûlullâh (s.a.v), himâyelerine almışlardı.

Resûlullâh (s.a.v), Mekke’de İslâm dinini insanlara tebliğ etmeye başladığı günlerde Hz.Abbas (r.a), hemen Müslüman oldu. Ancak geniş nûfuzunu kullanarak Müslümanları himâye etmek, ve, onlara faydalı ola-bilmek düşüncesiyle Müslümanlığı kabul ettiğini açığa vurmadı. Mekkeli müşriklerin Müslümanlarla ilgili aldıkları her türlü karar ve davranışlarını Resûlullâh (s.a.v)’e ulaştırmak maksadıyla hicret dahi etmedi denilir.

Bazı tarihçilere göre:

Hz.Abbas ilk dönemlerde Müslüman olmadı. Bedir Savaşı’na veya Mekke fethine kadar dahi Müslüman olmadı denilir. Bununla beraber daima yeğenine ve O’nun kutsal davasına arka çıkarak, O’nu, Mekke müşriklerine karşı daima himaye eder, koruma ve kollamaya çalışırdı. Diğer kardeşi ve şirkin elebaşlarından olan Ebû Leheb’in yaptığı gibi Resûlullâh (s.a.v)’ın ve İslâmiyet’ın âleyhinde asla olmadı.

Ebû Leheb ise: Mekke’ye Hac ve Umre veya ticaret için gelenlere:

 “-Bu adam, benim kardeşim Abdullah bin Abdülmuttâlib’ın yetimi, yeğenim Muhammed’dir! Sakın hâ siz O’na inanmayın! O’nu en iyi ben bilirim. O’na son zamanlarda bir haller oldu. Kendi atalarının geleneksel dinini yalanladı. Kendini peyğamber sanıyor. Cinnet getirdi. Kâhinliğe özeniyor!”gibi âdi, seviyesiz, ve insaf dışı iftiralar uydurdu.

Ebû Leheb, bu iftiraları ve muhalefeti sebebiyle de, ilk, ve en çok, kazanması lazım gelen insan konumunda iken, mâlesef bu fırsatı kaçırıb ilk karşı çıkan, ve en azılı ilk düşman oluverdi. Neticesi çok acı oldu ki, Kûr’an onu zem etti. Akibet kâfir olarak can vereceğini söyledi. Ebedi azaba müstahak oldu. Kıyamete kadar da Kûr’ân âyetleriyle zem edilecek.

Hz.Abbas (r.a) ise; tüm hayatı boyunca gerek İslâm’dan önce, gerek İslâm’dan sonra, ölene kadar, sevgili yeğenini her zaman ve her yerde içten savundu. Mekke’de Mekkeli müşriklere karşı, veya, Mekke’ye Hac ve Umre için, veya ticaret için gelenlere karşı daima yeğenini savunmuş, ve O’nun hakkında en güzel şeyleri söylemiştir. Buna, bir örnek verelim.

 

Âfif el-Kindi şöyle der:

 

“-Ben ticaret adamı idim. Abbâs bin Abdülmuttâlib’de ticaret adamı idi. Yemen’e gelir gider, ıtır, koku satın alıb Hac mevsiminde satardı. Kendisi iyi bir dostumdu. Câhiliye devrinde Mekke’ye gidib, Abbas bin Abdülmuttâlib’in evine inmiştim. Âile halkıma, Mekke elbiselerinden ve ıtırından satın almak istiyordum. Abbas’ın yanında oturuyor, güneş gökte yükseldiği zaman, Kâbe’ye bakıp duruyordum. Tam o sıralarda olğunluk çağına ermiş bir genç, Kâbe’nin yanına vardı. Başını, göğe kaldırıb baktı, sonra da ayakta Kâbe’ye yöneldi.

Sonra bir çocuk gelib O’nun sağına durdu. Çok geçmeden, bir kadın gelerek onların arkalarına durdu. Sonra olğun genç, eğilib rükûa, varınca, çocuk’da, kadın’da, rükü ettiler. O olğun genç, rükû’dan başını kaldırıb doğruldu. Çocuk’da, kadın’da, rükû’dan başlarını kaldırıb doğruldular. O olğun genç, secdeye gitti. Çocuk’da, kadın’da, secdeye gittiler.

Ben:

  “-Ey Abbâs! Ben, büyük bir iş, şaşılacak bir hadise görüyorum!?” dedim. Abbas bin Abdülmuttâlib de:

 “-Evet! Büyük bir iştir!”dedi ve bana:

“-Bu, olğun genç, kimdir biliyor musun?”diye sordu.

 “-Hayır! Bilmiyorum!”dedim.

  “-Bu, Muhammed bin Abdullah, bin Abdülmuttâlib’dir, kardeşim’in Oğludur!”dedi.

 “-O’nun yanındaki şu çocuk kimdir biliyor musun?”diye sordu.

 “-Hayır! Bilmiyorum!”dedim.

 “-O, Ali bin Ebû Tâlib, bin Abdülmuttâlib’dir. Kardeşimin oğludur. Şu kadının kim olduğunu biliyor musun?”diye sordu.

 “-Hayır! Bilmiyorum!”dedim

 “-O’da, Hadice bint-i Huveylid’dir! Ve, şu kardeşim’in oğlunun Zevcesi’dir! Kardeşimin oğlu, bize, senin şu gördüğün ve onların da sâlik bulundukları bu dini, kendisine, göklerin ve yerin Rabbi olan Allâh’ın emrettiğini söylemektedir. Vallâhi, ben bütün yer yüzünde bu dinde şu üçünden başka bir kimse bulunduğunu bilmiyorum!”dedi.

 

Yıllar sonra Âfif-el Kindi şöyle der: 
 

 “-Ah! Ne olurdu, o zaman, iman edeydim de, ikinci erkek Mü’min ben olaydım!
Onların dördüncüleri olmayı, ne kadar arzu ederdim!” 3
Bu anlatılan misaller gibi, Hz.Abbas (r.a) ilk zamanlarda Müslüman olsa da olmasa da hiçbir zaman asla İslâmiyetin ve Resûlullâh (s.a.v)’ın asla âleyhinde olmamıştır.

Hz.Abbas (r.a)’ın Müslüman Oluşu:

Resûlullâh (s.a.v)’ın azadlı kölelerinden Ebû Râfi’ der ki:

“-Ben, Abbas bin Abdülmuttâlib’în kölesi idim. İslâmiyet, ev halkı içinde şayi’a olunca, Abbas, Müslüman oldu. Hanımı Ümmü’l-Fadl’da, Müslüman oldu. Ben de, Müslüman oldum. Abbas; kavminden korkar ve onlara aykırı davranır görünmek istemezdi. Müslümanlığını, gizlerdi. Çünkü kendisi, servet sahibi olub serveti de kavminin üzerinde veresiye- de çok dağınık bir halde bulunuyordu!” 4

Kâ’b bin Mâlik (r.a) der ki:
“-İkinci Akâbe bey’at’ı için biz yetmiş üç erkekidik. Yanımızda iki Kadın bulunuyordu. Ümmü Ümera Nesibe bint-i Kâ’b ile, Ümmü Meni’ Esmâ bint-i Amr bin Adiye bin Nabi idi. Şı’b’da Akabe yakınlarında Resûlullâh’ı bekliyorduk. Birden kendisi ve amcası Abbâs, geliverdiler. O zaman Abbâs henüz İslâmiyeti kabul etmemişti. Kavminin dininde idi. Ancak yeğeninin işinde hazır bulunmayı, işini sağlama bağlamayı istiyor-du. Hep birlikte Resûlullâh ile durduk. ilk sözü Abbâs aldı ve ilk sözü:

“-Ey Hazrec cemaati diyerek söze başladı:

(Ensâr’dan Kâ’b bin Mâlik’de Hz.Abbas’ı İslâmiyeti kabul etmemiş olarak biliyordu. Aslında Hz.Abbâs İslâmiyet’ini herkesten gizliyordu.)

“-Ey Hazrec cemaâti! Sizler de bilirsiniz ki Muhammed bizdendir. Bu, benim yeğenimdir! Bana, insanların en sevgilisidir! Eğer, siz, O’nu tasdik ve kendisinin Allâh’dan getirdiklerine iman ediyor, O’nu alıp yanı-nıza götürmek istiyorsanız, yardımsız bırakmayacağınıza, aldatmayaca- ğınıza dair sizden kesin söz almak istiyorum. Çünkü sizin komşularınız Yahudilerdir. Yahudiler ise, bunun düşmanıdırlar. Onların tuzaklarından emin değilim. Eğer, siz sizi tek yaydan ok yağmuruna tutacak olan Arab kabilelerinin de düşmanlıklarına göğüs gerebilecek kadar savaş gücüne mâlik iseniz aranızda iyice görüşüb konuşarak kararlaştırınız da sonradan tefrikaya düşmeyiniz.

Biz, O’nu kavmimizden koruyarak bu günlere gelmişizdir. O, kendi kavminin içinde bulunmakta, ve korunmaktadır. Fakat buradan ayrılmak ve size katılmak arzusundadır.Eğer, siz, kendisine vaâd’de bulunduğunuz; yardım, barındırma ve muhaliflerinden koruma gibi şeyleri yerine getire-ceğinize emin iseniz ne alâ! Şayet yanınıza vardıktan sonra korkub yardım edemeyecek, kendisini muhaliflerinin eline bırakacak iseniz, şimdiden O’nu bırakınız. O, kendi kavminin içinde, ve kendi beldesinde, şerefi ile bulunub da, korunmaya devam etsin!

Sizin konuşma yapacak olanınız varsa konuşsun? Fakat, konuşma-sını çok uzatmasın, çünkü üzerimizde müşriklerden gözcüler, casuslar vardır. Buradan konak yerlerinize dağıldığınız zaman da işinizi gizli tutunuz!”dedi.

Bu konuşma üzerine Ensâr cemaati söz aldılar. Temsilciler teker teker Resûlullâh (s.a.v)’e karşı teminatla bey’at sözü verince Hz.Abbâs:

“-Ey Medineliler! Sizler, şu Harâm olan Zilhicce ayı’nda, Hâram olan Mekke Şehri’nde, teâhhüd ve zimmetinizle yüce Allâh’a karşı teâhhüd ve zimmette bulunmuş oluyorsunuz! Resûlullâh (s.a.v)’e yapaca-ğınız bey’at ile aslında Yüce Allâh’a bey’at etmiş olacaksınız. Allâh sizin Rabbiniz dir, yüce Allâh’ın eli sizin ellerinizin üzerindedir. Allâh’da bu bey’atınızla sizin üzerinize murakıb ve vekildir?!”dedi.

Medineli Müslümanlar da:

  “-Evet!”dediler.

Abbâs bin Abdülmuttâlib (r.a):

  “-Allâh’ım! Sen onların şu kardeşimin oğlu hakkındaki teahhüd-lerini yerine getireceklerini, kendisini koruyacaklarını verdikleri sözü işiten ve görensin. Ey Allâh’ım! Yeğenim hakkında onlar üzerinde şahid ol!”dedi.

Hz Abbas’ın bu açık konuşması üzerine Ensâr Cemaâtinden Esâd İbn-i Zürare, Berâ’ bin Mâ’rur, Abdullah İbn-i Revâha, gibi ilerde gelen şahsiyetler de birer konuşma yaptılar, ve karşılıklı teminatlar alındı.

Medineli Müslümanlar:

 “-Yâ Resûlallâh! Sana, bu istediğini verdiğimiz zaman bize ne var?” diye sorunca, Resûlullâh (s.a.v)’de:  Allâh’ın rızası, ve, cennet var!” buyurdular.

Ensâr cemaâti de hep birden: Râzı olduk! Kabul ettik!” dediler. 5

Hz.Abbâs (r.a), Resûlullâh’ın emriyle, Mekke’de oturub Mekke’nin fethine kadar Müslümanlığını gizli tutmuştur. Bu arada Mekke’de olub bitenleri Resûlullâh’a gizliden bildirerek İslâm davasına büyük hizmetler etmiş, Mekke’de kalıb hicret edemeyen Mûstaz’af Müslümanlara’da epey destek olmuştur.

Abbâs (r.a) Haşim oğullarının ve ailesinin yöneticisi idi. Mekke’nin ulu kişilerinden, akıl ve fazilette birçok kişiden çok ileride idi. Resûlullâh (s.a.v), ona çok sevgi ve sayğı gösterirlerdi. Onun için:

Abbâs bendendir, ben de Abbâs’danım! Kişinin Amcası babası yerindedir. Kim, Abbâs’a ezâ ederse, bana ezâ etmiş olur!”diye buyurdu. 6

Hz.Abbâs (r.a) anlatıyor:

Bir gün Kâbe’deydim. Ebû Cehil (Allâh’ın lâneti üzerine olsun) geldi ve:

Yeminle söylüyorum, Muhammed’i secde ederken görürsem onun boynuna basacağım!”dedi.

Hemen Resûlullâh’a vardım, huzuruna girdim. Ebû Cehl’in söyle-diklerini ona ilettim. Resûlullâh, çok kızgın vaziyette evden çıktı. Kendi kendime:

Bu gün kötü bir gün!”dedim.

Bende giyinmiş kuşanmış, onu takib ediyordum. Resûlullâh (s.a.v) içeriye girince:

Oku! Yaradan Rabbi’nin ismiyle oku! O, insanı kan pıhtı-sından yaratmıştır…”

Âyetlerini okudu. Ebû Cehl’in durumuyla ilgili: “-Namaz kılarken, bir kulu namazdan men edeni gördün mü? Dikkat ettin mi, o doğru yol üzere miydi?” 7

Âyetlerini okuyunca, birisi Ebû Cehl’e: “-Yâ Ebû’l-Hâkem! İşte Muhammed!”dedi.

 

Ebû’l-Hâkem Ebû Cehl:

Benim gördüklerimi görmüyor musun?Göğün ufku kapandı!”dedi.

Resûlullâh’ı göremez oldu. Resûlullâh sûrenin sonunda secde etti” 8

Daha sonraları, Resûlullâh, Muhacir olarak Medine’ye hicret ettiler. Hz,Abbâs ise, Mekke’de kalmıştı. Bu arada O günkü şartlarda kendini ve imani kanaâtını herkesten gizlemeye devam ediyordu.

 

Abbas Bin Abdülmuttalib  Bedir Savaşı:

Resûlullâh (s.a.v) ve Sahabelerin Medine’ye hicretlerinin üzerinden iki yıla yakın bir zaman geçmişti ki. Yüce Allâh’ın, Size karşı savaş açanlarla, Allâh yolunda savaşınız!” 9

Emr-i sübhanisi üzerine Müslümanlar Bedir’de Mekke müşrikleri ile hesaplaşalacaktılar, Bir tarafda, iman eden baba, evlat ve kardeşler, bir tarafda da iman’ın gönüllerine henüz erişemediği baba, evlat, ve kardeşler. Amca, ve dayı gibi yakın akrabalar. İnancın ve İslâm’ın ilk seferi, ve, ilk sınavı idi. Mekke toplumu içerisinde yaşamasından dolayı Hz.Abbâs’da bila mecburi ve zoraki olarak Mekke müşriklerinin askeri safında, Bedir Savaşı’na getirilmiş yeğenlerine ve akrabalarına karşı olmak zorunda kalmıştı. Bedir Savaşı öncesi ise şöyle bir olay gelişti.

Hicretin ikinci yılında, Mekke’de, kadın erkek herkesten toplanan sermaye ile Ebû Sûfyân idaresindeki bir kervan Şam’ın Ğazze pazarına gönderilmişti. Epeyce ticari bir yük ile Mekke’ye dönerlerken Bedir’de Müslümanların önlerini kesmelerinden korkuyorlardı. Bu korku ile de, o kervan’da bulunan Zâmzâm bin Amr’e yirmi dinar altın, vererek hızla Mekke’ye gönderib kervanı korumak üzere takviye kuvvet istetmişlerdi. Zâmzâm’ın Mekke’ye gelişinden üç gece önce Resûlullâh (s.a.v)’in halası Hz.Âtike bint-i Abdülmuttâlib, bir rüya gördü ve ondan çok korktu. Kardeşi, Hz.Abbâs’a haber göndererek çağırttı.

Kardeşim! Vallâhi, geceleyin gördüğüm bir rüya beni çok sarstı. Kavminin başına bir felâket ve musibet gelmesinden korkuyorum. Sana anlatacağım bu rüyayı gizli tut kimseye söyleme!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a);

Ne gördün, anlat!”dedi.

Hz.Âtike bint-i Abdülmuttâlib:

Ben gördüm ki: deveye binmiş bir adam gelib; Mekke’nin Ebtah semtinde durduktan sonra yüksek sesle:

Ey vefâsız cemaat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulub düşeceğiniz yerlere yetişiniz!”diyerek üç kerre bağırdı.

Onu gören halk, onun başına toplandılar. Sonra, o adam, Mescid-i Harem’e girdi. Halk’da kendisini takib ediyordu. Halk, etrafını sarmış olduğu halde devesi Kâbe’nin arkasında durunca, o, yine aynı şekilde yüksek sesle:
Ey vefâsız cemaat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulub düşeceğiniz yerlere yetişiniz!”diyerek üç kerre bağırdı.Sonra, devesi Ebû Kubeys Dağı’nın başında durdu. Orada da aynı şekilde yüksek sesle:

Ey vefâsız cemaat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulub düşeceğiniz yerlere yetişiniz!”diyerek üç kerre bağırdı.Sonra da bir kaya alıb yuvarladı. Kaya, yukarıdan aşağı doğru yuvarlanıb dağın dibinde parçalandı. Mekke evlerinden isabet etmediği, hiç bir ev, hiç bir yer kalmadı!”dedi

Hz.Abbâs (r.a): Vallâhi, bu, çok mühim bir rüya’dır. Sen, onu gizli tut, hiç kim-seye anlatma!”dedi.

Hz.Abbâs, oradan ayrılınca, dostu Velid bin Utbe ile karşılaştı. Ona, rü’yâyı anlatıb gizli tutmasını söyledi. Velid’de bunu babası Utbe’ye nakl- etti. Bu rüyâ, kısa bir zamanda Mekke’ye yayıldı. Kureyş’in toplantıların-da bile konuşulmaya başlandı.

Hz.Abbâs der ki ; Ertesi günü, Kâbe’yi tavaf ediyorken, Ebû Cehl, Kureyş’den bir cemaâtle oturmuş, Âtike’nin rü’yâsını konuşuyorlardı. Beni görünce:

Yâ Ebâ’l-Fadl! Tavâfını bitirince, bizim yanımıza gel!”dedi. Tavâfı bitirince, varıb yanlarına oturdum. Ebû Cehl bana: Ey Abdülmuttâlib oğulları! Sizin, şu kadın Peygamberiniz’de ne zaman türedi?”dedi.

Nedir bu?”dedim. Âtike’nin gördüğü şu rü’yâ meselesi!”dedi. O, ne görmüş ki?”dedim.

Ebû Cehl:

Siz, erkeklerinizin Peygamberliklerine kanaât etmediniz de, artık kadınlarınızda mı Peygamberliğe kalkıştı?! Güya Âtike, birinin: Üç güne kadar vurulub düşeceğiniz yerlere yetişiniz!”

Dediğini rü’yâ da, gördüğünü söylüyormuş. Bu üç gün içinde sizi bekleyeceğiz. Eğer, söylemiş olduğu söz, doğru ise, elbet; bir şey zuhur edecektir. Eğer, üç gün dolar, bundan bir şey zuhur etmezse, hakkınızda yazacağımız bir yazıda Arablar arasında sizin kadınlarınızdan daha yalan-cısının bulunmadığını yayacağız!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a) bunun üzerine, Ebû Cehil’e: Ey Sarı koku sürünen adam! Yalancılığa ve kınanmaya sen bizden daha layıksın!”dedi. Ebû Cehl’de: Şan ve şerefte biz sizinle yarışmaktayız! Siz dersiniz ki: Bizde Sikaye hacılara su dağıtma vazifesi var!” Bizde deriz ki; Bu Sikaye hacıları sulamanız üstünlük değildir!”

Sonra siz dersiniz ki; Bizde Hicâbe Kâbe kapıcılığı ve perdedarlığı vazifesi var!” Biz de deriz ki; Kâbe kapıcılığını, perdedarlığını yapmanız bir üstünlük değildir!” Sonra siz dersiniz; Dârü’n-Nedve’de görüşme işi bizdedir!”

Biz de deriz ki; Hurma yedirmeniz ve halkı doyurmanız bir üstünlük değildir!” Siz dersiniz ki; Rifâde, Hacılara ziyâfet çekme vazifesi bizde dir!” Biz de deriz ki; Yanınızda toplanan Hacılara ziyâfet çekmeniz bir üstünlük değil-dir! Biz, halkı doyurduğumuz zaman, siz de, doyuruyorsunuz demektir! Biz, şeref ve şanlılıkta sizinle at başı berâber hep yarışıb duracağız!”

Siz, dersiniz ki: Bizden bir Peyğamber var!” Sonra yine dersiniz ki; Bizden kadın Peygamber de var!” Hayır! Lât ve Uzzâ’ya yemin ederim ki, böyle şey hiçbir zaman olamaz!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a): Vallâhi, benim için, bu Âtike’nin rüyasını inkar etmemden başka, ağır bir şey olmamıştır. Onun, böyle bir rüyâ gördüğünü inkar ettim. Sonra birbirimizden ayrıldık. akşamleyin Abdülmuttâlib oğulları, kadınlarından yanıma gelmedik hiçbir kadın kalmadı ve: Demek siz, şu fâsık, pis herif, Ebû Cehl’in, erkeklerinize dil uzat-masını hoş gördünüz? Sonra da, sen, onun kadınlarınıza dil uzattığını işit-tiğin halde, işittiğin şeylerden seni gayrete getirecek, onu susturacak ken-dinde bir şey bulamadın öyle mi?!”dediler.

Ben de:Vallâhi, öyle yaptım. Benim için bundan ağır bir şey olmamıştır, Allâh’a Andolsun ki sözünü tekrarlıyacak olursa, ona saldıracağım ve kendisinin hakkından geleceğim!”dedim.

Nihayet Âtike’nin rüyasının üçüncü gününün sabahına çıkınca, kaçırdığım fırsatı elde etmek arzusu ile çok kızgın ve hiddetli bir halde Mescid-i Hârem’e girdim. Ebû Cehl’i görünce, ona doğru hızla yürüdüm. Evvelce söylediklerinden bazılarını tekrarlatıb saldıracaktım. Ebû Cehl, zayıf yapılı, asık suratlı, acı dilli, sert bakışlı bir adamdı. Mescid-i Hârem-’ın, Sehm oğulları kapısına doğru fırlayıb çıkınca kendi kendime:

Allâh’ın lânetine uğrayasıca, benim hakaret edeceğimden korktuda, benden uzaklaşıyor sanırım?”dedim.

Halbuki benim, Zamzam bin Amr’ın işitmemiş olduğum sesini o işitmiş, meğer o, Zamzam’ın sesine doğru gidiyormuş. Zamzam; devesinin burnunu kesmiş, semerini tersine çevirmiş, gömleğinin önünü, arkasını yırtmış, Mekke vâdisinin ortasında, deve üzerinde, âvâzının çıktığı kadar yüksek sesle bağırarak:

Ey Kureyş cemaâti! Ticaret kervanınıza, Ebû Süfyân’ın yanındaki mallarınıza Muhammed ve O’nun Ashabı saldırdılar! Ona erşebileceğini-zi sanmıyorum! İmdat! İmdat!”diye haykırıyordu.

Başa gelen iş, beni de, onu da, uğraştırdı. Birbirimizle uğraştırmadı. Bunun üzerine Kureyş halkı acele hazırlandılar: Muhammed ve Ashâbı, bunun da, Hadremi’nin kervanı gibi olaca-ğını mı sanıyor? Hayır! Vallâhi, bunun, ondan bambaşka olduğunu öğre-necekler!”diyorlardı.

Sefere bütün Kureyş erkekleri katıldılar, Bedir Seferi’ne çıkamıyan-larda, kendi yerlerine bedelli olarak adam gönderdiler. Ebû Leheb bunlar-dandı!”

Hadremi’nin Kervanı:Hicretin onyedinci ayının Receb ayı başlarında Abdullah bin Cahş komutasında mücahidlerin yaptıkları Nahle Seferi’nin adıydı. Zira o seferde müşriklerden Amr bin Hadremi öldürüldüğü için müşrikler bu kervana Hadremi’nin Kervanı adını vermişlerdi. Nahle Seferi Müslüman mücahidlerin ğalibiyeti ile sonuçlanmıştı. 10

Bedir Savaşı’na Hz.Abbas Mekkeli Müşriklerin zoruyla istemiyerek katılmıştı. Bedir’de müşrikler bozulmaya başlayınca, Resûlullâh (s.a.v): Ben, anlıyorum ki, Hâşimoğulları’ndan ve başkalarından bazı kim-seler, Bedir Savaşı’na, müşrikler tarafından zorlanarak çıkarılmışlardır. Onları öldürmeniz gerekmez. Sizlerden her kim, Hâşim Oğulları’ndan her hangi birisine rastlarsa, sakın onu öldürmesin! Kim, Ebû’l-Bahteri bin Hişâm’a rastlarsa, onu öldürmesin! Kim, Resûlullâh’ın Amcası Abbas bin Abdülmuttâlib’e rastlarsa, onu öldürmesin! Çünkü o, Mekke’den zorlana-rak çıkartılmıştır!”

Başka bir rivâyette ise şöyle demiştir:

Sizden, her kim, amcam Abbas’a, Amcam oğulları Tâlib’e, Akil’e, Nevfel’e, ve Ebû Süfyân bin Hâris’e rastlarsa, onları öldürmesin! Çünkü, onlar, Bedir’e gönülsüz olarak zorla getirilmişlerdir!”buyurdu. Babası Utbe bin Rebia ile kardeşi Velid bin Utbe ile amcası Şeybe bin Rebia’nın Bedir’de karşılıklı ilk çarpışma olduğu sırada Hz.Hamza ve Hz.Ali (r.a) tarafından öldürülen çok değerli Sahabe Ebû Huzeyfe bin Utbe (r.a), bunu duyunca: İyi hoş, biz, babalarımızı, oğullarımızı, kardeşlerimizi, kavim ve kabilemizi öldürüb de, Abbas’ı mı bırakacağız?! Vallâhi, ona rastlayacak olursam, onun etine kılıcımı daldıracağım!”dedi

 

Ebû Huzeyfe gibi çok değerli bir sahabenin bu sözü Resûlullâh’a erişince, Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ömer’e ilk defa künyesiyle: Yâ Ebâ Hafs! Ey Hafsa’nın babası!”diye hitâb etti ve: Resûlullâh’ın amcasının yüzüne kılıçla vurulur mu?”diye sordu.

Hz.Ömer (r.a), bu olanlara çok kızmıştı: Yâ Resûlallâh! Bırak beni de, Ebû Huzeyfe’nin boynunu kılıçla vurayım. Çünkü o, vallâhi, münafıklık etti!”dedi. Ebû Huzeyfe (r.a) der ki: Ben, o gün söylemiş olduğum bu sözden dolayı, nedamet ettim. Aslâ huzur ve emniyet bulamadım, hep korkub durdum. Onun ancak şehidlikle af ve örtbas edilebileceği kanâatını taşıdım!” Ebû Huzeyfe (r.a), nihayet, Hicretin 12. yılında Yemâme Savaşı’nda savaşıb şehid oldu. 11

Hz.Ömer (r.a) der ki: Bedir Savaşı’nda Müslümanlarla müşrikler karşılaşınca yüce Allâh müşrikleri hezimete uğrattı. Onlardan 70 kişi öldürüldü, 70 kişi de esir alındı. Abbas’da alınan esirler arasındaydı.

Hz.Ali (r.a), Hz.Abbas’ın esir alınışını şöyle anlatır:Bedir’de Abbâs bin Abdülmuttalib’i Ensâr’dan kısacık boylu bir zât olan Ebû’l-Yeser esir edib, Resûlullâh’in yanına getirince, Abbâs:

Yâ Resûlallâh! Vallâhi beni bu adam esir etmedi. Beni insanların en güzel yüzlüsü ve başının saçı iki tarafa ayrılmış kır bir ata binmiş şu cemaât arasında göremediğim bir kimse esir etti!”dedi.

Ensâri, Ebû’l-Yeser (r.a): Yâ Resûlallâh! Vallâhi onu ben esir ettim!”diye ısrar edince.

Resûlullâh (s.a.v): Allâh seni şerefli bir melekle destekledi!”buyurdu. Hz.Abbas’ı esir eden Ensâr’dan Ebû’l-Yeser bin Amr idi. Kendisi çelimsiz kısa boylu sıska bir zattı. Hz.Abbâs ise, iri gövdeli iri yarı idi.Resûlullâh (s.a.v) Ebû’l-Yeser’a: Abbas’ı nasıl esir ettin?”dedi.

Ebû’l-Yeser’da: Yâ Resûlallâh! Onu esir edebilmek için ne bundan önce ne de bundan sonra hiç görmediğim bir zat bana yardımda bulundu. O kişi, şöyle şöyle idi… Ebû’l-Yeser (r.a), Hz.Abbas’ı esir alırken Hz.Abbas ayakta donub kalmıştı. Ebû’l-Yeser ona Korkma! Resûlullâh seni öldürmekten bizi nehyetti!”deyince

Hz.Abbâs (r.a): Bu, O’nun akraba hakkını ilk gözetmesi değildir. O, hep akrabayı gözetir!”dedi. 12 Bedir Savaşı sonunda esir alınan Mekkelilere ne yapılacağı hakkında Resûlullâh Ashabıyla oturdu onlarla konuşarak meşverette bulundu. İlk önce, Hz.Ebû Bekr’e sordu Kureyşin bu esirlerine ne yapalım?”

Hz.Ebû Bekr (r.a): Yâ Resûlallâh! Bunlar amcalarımızın oğullarıdır. Kabilelerimiz-den ve kardeşlerimizdendirler. Benim reyim (görüşüm) onlardan kurtul-malık akçesi almandır. Onlardan alacağımız kurtulmalık akçeleri kâfirlere karşı bize bir kuvvet olur. Allâh’ın onlara doğru yolu göstermesi ve kendilerinin bize yardımcı olmaları umulur!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de bu defa: Hattab’ın oğlu! Senin fikrin nedir?”diye sordu.

Hz.Ömer (r.a): Yâ Resûlallâh vallâhi benim kanaâtim, Ebû Bekr’in fikrini uyğun görmediğimi söylemek istememdir. Benim rey ve görüşüm şu ki: Ömer’in akrabası olan filanın boynunu vurmam için bana müsaade etmendir. Akil için kardeşi Ali’ye müsaade et boynunu vursun. Hamza’ya müsaade et kardeşi Abbâs’ın boynunu vursun ki müşriklere karşı kalblerimizde bir zaaf ve yumuşaklık bulunmadığı bilinsin. Bunlar müşriklerin eşrafı ileri gelen adamları ve yöneticileridir!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Ömer’in görüşüne değilde, Ebû Bekr’in görüşüne meyl etti. Diğer bir rivâyette ise; Bedir Savaşı günü sonunda Esirler getirildiğinde Resûlullâh (s.a.v) sahabelerine sordu: Bu esirler hakkında ne dersiniz?”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a): Yâ Resûlallâh! Bunlar, senin kavmindendirler. Onları sağ bırak, kendileri hakkında teenni ile hareket et. Allâh’ın onlara tövbe nasib etmesi umulur!”dedi. Hz.Ömer ise: Yâ Resûlallâh! Onlar, Seni yalanladılar. Seni, memleketin olan Mekke’den çıkardılar. Vur gitsin onların boyunlarını!”dedi. Abdullah bin Revâhâ ise: Müşriklerin Mekke’de Müslümanlara yap-tıkları işkenceleri düşünüp:Yâ Resûlallâh! Bak, ağacı çok olan bir Vâdi bul. Onları oraya soktuktan sonra ağaçları tutuştur, onları ateşe ver!”dedi.

Kendisinden rivâyet edilen otuzbeş hadisin belli başlı râvileri başta oğulları Abdullah, Ubeydullah, Kesir, ve kızı Ümmü Külsüm ile Câbir bin Abdullah, Ahnef bin Kays gibi nice kıymetli sahabi ve tabiinlerdir. 47

Hz.Abbâs (r.a), halife Osman (r.a) döneminde, Hicri 32. Miladi 652 yıllarında 88 yaşlarında bu fani dünyaya veda edip, vücudunu mucidine feda etti. Medine’de Resûlullâh (s.a.v)’ın ve onun çok sevdiği arkadaşlarının beldesinde ruhunu Rahman olan Allâh’a, mübarek Ramazan ayında teslim etti. Cenazesinin techiz ve tekfin işlerini kendi çocukları ile onun seven Müslümanlar yaptılar.

Cenaze namazını ise, üçüncü halife olan Hz.Osman (r.a), kıldırdı. Müminler o gün tam bir üzüntü içerisinde çok sevdikleri Resûlullâh’ın amcasını Medine’de Cennetü’l-Bâki Kabristanı’na tevdi ettiler.

O gün tüm Medine halkı kadınlı erkekli çoluk çocuk demeden herkes Resûlullâh (s.a.v)’ın amcası Hz.Abbas (r.a)’ın cenazesine katılmışlardı. Kabri, Medine’de Cennetü’l-Bâki dedir.

Şübhesiz ki en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı